12 Şubat OKUNASILAR

Ruhat Mengi  

Tuhaf bir yazı… Hem de çok tuhaf! 

İsim vermeden yazacağım zira verince polemik oluyor, köşe kavgaları başlıyor, almayayım.   Bir Hürriyet yazarı ile bir Yeni Şafak yazarı arasında kısa süre önce geçen `karşılıklı yazışma` tesadüfen dikkatimi çekti. Gecenin geç bir saatinde (sabahın erken saati daha doğru) gazetelere tekrar göz atarken önce kendi kendime `Boşver karışma` dedim ama o kadar hatalı bir kutuplaştırma, laikliği Müslümanlık karşıtlığı gibi empoze etme ve provokasyon vardı ki dayanamadım.  Yeni Şafak yazarı önce Hürriyet yazarının genel duruşu ile ilgili olarak `… Laik elitokrasinin İslam`dan ürktüğü bir zaman diliminde `Müslümanların içinden gelen birinin bile Müslümanlardan emin olmadığı` mesajının verilmesi bence çok tehlikeli, hatta ürkütücü` diyor.  

Sonra seküler güçlerin İslam`ı hedef yaptığını, terörle, şiddetle özdeşleştirdiğini söylüyor. (Herhalde Avrupa`yı kastederek…)  Daha sonra `Türkiye`nin yaklaşık 100 yıldır hızla İslam`dan uzaklaştırılma operasyonuna mazur bırakıldığını ve sekülerleştirildiğini` vurguluyor. Bundan sonrası daha da önemli, artık muhatabı olan yazara iyice baskıya geliyor sıra: `… Bu ülkenin varlık nedenini sömürgeci batılılardan daha acımasız yöntemlerle ortadan kaldırma girişimlerine isyan etmemek, ses çıkaranları ise topa tutmak hazmedilecek şey midir?   … Senin `sıradışı olma`, `birey olma`, `kendin olma` kaygını önemsiyorum. Ama Nişantaşı kafeleri, içine girmeye çalıştığın çevreler seni sıradışılaştırmaz, sıradanlaştırır (…) evcilleştirir, bitirir. Yazdıkların şimdiye kadar başkasına yazdırılamayan şeylerdi: çok berbat şekilde kullanıyorlar seni (…) çok tehlikeli işler yaptırıyorlar sana! Laik görünümlü çıkarperest elitokrasinin çıkarlarını pekiştirecek değirmene su taşıtıyorlar sana!  (…) Bu tuhaf insanlardan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?`  BÜTÜN LAİKLER ELİT Mİ?  

Bu yazıyı `Hürriyet yazarı` meslektaşımız beğendi, hatta teşekkür anlamına gelecek bir cevap yazdı bildiğim kadarıyla. Ama kusura bakmasınlar bence ortada bir `tuhaf`, hem de `çok tuhaf` varsa buradaki anlayıştır, bu satırlardır ve bir gazeteciye meslektaşı tarafından yapılan açık, seçik baskıdır.   Bir kere `laik elitokrasi` ne demektir, yani bu ülkede elit olmayan (bu elitin tarifi de Türkiye`de çok komiktir ya, o başka mesele) laik yok mu?  İnsanların dinini, inancını kendi alanı içinde yaşamasının, devlet yönetimine, siyasete dinin karıştırılmamasının doğru, belli bir din veya inancın devlete hakim olmasının yani `çoğunluk baskısı`nın yanlış olduğuna inanan on milyonlarca insanın hepsi `elit` midir?  

Ayrıca neden yukarıdaki tarifiyle laikliğin doğru bir uygulama olduğuna inananlar İslam`dan ürksünler, bir `devlet ilkesi` insanları dinden mi çıkarır, laikler bu yazarın iddiasına göre Müslüman değil mi ve İslam`dan korkuyor mu? Bir insan hangi hakla başkalarının dinini sorgulayabilir veya böyle bir karar verebilir, okurlarını yanlış düşünceye sevkedebilir?  Türkiye `100 yıl önce` dinin siyasete nasıl alet edildiğini, bunu yapanların `yalanlarını bile` din, inanç istismarı yaparak yutturduklarını gördükten, yaşadıktan sonra din ve devlet işlerini ayırma yoluna gitti ve cumhuriyet sonrası bunu pekiştirdiyse bunun `İslam`dan uzaklaşma` ile ne ilgisi var?   Namaz kılan, oruç tutan, kurban kesen, camiye giden mi azaldı, cami sayısında mı azalma oldu, bunlar yapılmasın diye bir baskı mı görüldü?  OKŞA VE VUR!  

Yeni Şafak yazarının; Bu ülkenin varlık nedeni sözleriyle kastettiği dini `sömürgeci batılılardan daha acımasız yöntemlerle ortadan kaldırma girişimleri`ni madde madde sayması mümkün müdür?  Aklına `sadece devlete ait alanlarda hiçbir dini simgeye, dolayısıyla türbana izin verilmemesi` dışında ne geliyor?   Belli bir semtin kafelerinde bulunmak veya çevre değiştirmek kendini bilen birini, akıllı, aydın, zeki birini nasıl sıradanlaştırabilir, bitirebilir? (Fatih kafelerinde oturanlar Nişantaşı kafelerinde oturanlardan daha mı müslüman veya sıradışı oluyor)  Veya böyle birini başkalarının kullandığını söylemek onun aklını, zekasını, bilgisini küçümsemek değil midir?  

`Müslümanların içinden gelen birinin Müslümanlardan emin olmadığı` ne demektir beyler, burası zaten çoğunluğu Müslüman ülke değil mi, yanlış mı biliyoruz?  Yoksa siz bazı gerçekleri değiştirdiniz de toplumun haberi mi olmadı?.. Laik olan Müslümanlar neden `tuhaf` acaba?   Dediğim gibi asıl `tuhaf`lar burada… Hem de öyle tuhaf ki, daha beterine; bir yandan okşar, yağlarken, bir yandan öldürücü darbe indirenine şimdiye kadar rastlamamıştım doğrusu.  Keşke yazan da `benden habersizmiş gibi` şu soruları cevaplasa da öğrensek! 2007-02-12 Vatan 

Mehmet Şevket Eygi`

Bu Gidişle Türkiye Cumhuriyeti Yirmi Sene Dayanmaz…` 

ENGİN ARDIÇ 7 Şubat tarihli yazısında (Akşam) şöyle diyor: `Emekli Orgeneral Kemal Yavuz geçen gün `BU GİDİŞLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ YİRMİ SENE DAYANMAZ` demiş…`  İnsan okurken gözlerine inanamıyor. Demek ki, böyle sözlerin söylenebildiği günleri de görecekmişiz.  Böyle bir laf 1930`lu yıllarda söylenmiş olsaydı, söyleyenin canına okurlardı. 40`lı, 50`li yıllarda böyle bir laf edenin işi bitikti.  

Maşaallah günümüzde gayet rahat söyleniyor, yazılıyor, nakl ediliyor. `Bu gidişle Türkiye Cumhuriyeti yirmi sene dayanmaz` sözü açıklandıktan sonra bütün milletin ayağa kalkması gerekmez miydi?  Kılımız bile kıpırdamadı…  Her kesimin büyük dertleri var…  Sayın Cumhurbaşkanımızın birinci derdi laiklik. Aman zedelenmesin, aman üzerine gölge düşmesin…  

Kimileri yağlı ihaleler peşinde. Aman rant, aman rant… YÖK`çülerin büyük derdi başörtüsü meselesi. Dindarların dertleri var, milliyetçilerin ayrı dertleri… Dinsizlerin derdi hepsinden büyük:Din ilerliyor… Cumhuriyet batabilirmiş, lakin o kadar şahsi derdimiz var ki, Cumhuriyeti mumhuriyeti düşünecek halimiz ve vaktimiz yok. Engin Ardıç aynı yazısında bundan on sene önce Avrupa Birliği`nin, `Geri kalmış doğu bölgelerinizi bırakın, gelişmiş olan batınızı, yani Marmara ve Ege`yi birliğe alalım` teklifini yapmış olduklarını söylüyor. Buna aldıran yok, öfkelenen, feryat eden yok.  Doğu illerimizden birinde bayramlarda seyranlarda Türk bayrağı asılamıyormuş diye duydum. Doğruysa son derece vahim. Ama bizim başka dertlerimiz var, şimdi bu meselelerle uğraşamayız.  Şu gazetelere bakın: Futbol… Magazin… Mankenler… Şehevi karılar (böylelerine hanım diyecek halim yok…) İrtica tehlike ve tehdidi…Başörtülü iki kadın doktor bir delikanlının testisinin röntgenini çekmedi yalanları… Deve yapılan pireler, kubbe yapılan habbeler…   Şu Atatürkçü geçinenlere bakınız:  Hani bey, beyefendi, hanım, hanımefendi, hazretdemek yasaktı. Bu kelimeleri Kemalistler de hiç utanmadan kullanıyorlar. Hani generale paşa demek yasaktı…

Hani hademesinden üniversite profesörüne kadar her Türk erkeği şapka giymeye mecburdu…

Sayın Deniz Baykal, siz hem Atatürkçü geçiniyorsunuz, hem de Ezanın yeniden Türkçe okunmasını bütün gücünüzle istemiyorsunuz. Bir Atatürkçüye böyle bir gevşeklik yakışır mı? Seçimler arefesinde `Arapça Ezan-ı Muhammedi yasaklansın, Türkçe tercümesinin okunması mecburi olsun!..` desenize…

Siz Nazım Hikmet`i taparcasına seven Kemalistler, Nazım`ın Atatürk`ü devirmek için çalıştığını niçin hiç dile getirmiyorsunuz? Siz Atatürk`e son derece bağlı olan Farmasonlar, onun Mason localarını 1935`te kapattırmış olduğu gerçeğini niçin gizliyorsunuz? Siz televizyon ekranlarından milyonlarca vatandaşa `Bu memlekette 1923`ten beri, yani 84 senedir laiklik vardır` diye haykıranlar, 1924 Anayasası`nın ikinci maddesinde `Devletin dini Din-i İslam`dır` yazılı olduğunu bilmiyor musunuz, yoksa bilmezlikten mi geliyorsunuz?

Ya siz kadın hakları, kadın özgürlükleri, kadınların eşitliği konusunda mangalda kül bırakmayan hızlılar, siz bu ülkede `T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü` antetli resmi VESİKALARLA kadınlara fuhuş yapma izni ve beratı verildiğini niçin hiç dile getirmiyorsunuz? `Bu gidişle TürkiyeCumhuriyeti yirmi sene dayanmaz` deniliyor ve gık çıkmıyor… Ya Rabbi ne günlere kaldık!..   Hayvanlara Eziyet Eden Sadik Vahşi Canavarlar  BİRİNCİ Boğaz köprüsünden geçerken yol üstünde iki yerde ezilmiş kedi cesetleri gördüm. Bu hayvanların köprü üstünde ne işleri vardı ki, ezildiler diye söylendim. Otomobili kullanan dostum, `Maalesef birtakım canavar kimseler kedileri otomobillerine alıyorlar ve köprü üzerinde yavaşlayıp yere atıyorlarmış. Zavallı hayvanlar, şaşırmış vaziyette iken arkadan gelen otomobillerin altında feci şekilde eziliyorlarmış…İşte gördüğümüz kedi cesetleri bu tür zulme uğrayan hayvanlarındır` dedi.

Gerçekten toplumumuzda son derece vahşi, sadik, acımasız, ruh hastası adamlar bulunmaktadır. Ankara`da Mamak çöplüğünde köpek cesetleri bulunmuş. Zehirlenerek öldürülmüşler. Yüreğim kaldırmadı, sadece başlığını okudum, bir yerde köpeklere korkunç işkenceler yapılmış ve sonra öldürülmüşler. En son haber: Anadolu`da nesli tükenmek üzere olan bir vaşak (büyük yaban kedisi) ölüsü bulunmuş, bir avcının kurşunlarıyla can vermiş. Çocukluğumda gazetelerde zaman zaman şöyle haberler çıkardı: Torosların filan dağında panter cinsi bir hayvan vuruldu…

Artık böyle haberler yayınlanmıyor. Çünkü zalim avcılar bunların hepsini vurup öldürdüler ve soyları tükendi. Hükümet yakın zamanlarda (sanırım son on yıl içinde) bir bölgede sülünlerin yeniden türemesi için binlerce sülün yetiştirdi ve bunları çalılık ve kırsal bölgeye salıverdi. Avcılar hemen silahlandılar ve hepsini vurup öldürdüler. Halbuki bunları avlamak yasaktı. Avcı bu, yasak masak dinler mi? Elli altmış yıl önce nice dere kenarlarında kunduzlar yaşıyordu. Şimdi kaldı mı? Artık kırsal kesimde tavşan da görülmüyor. Sadikler, merhametsizler, vahşi ve yamyam kişiler şehirlerdeki kedi ve köpeklere saldırıyorlar.

Sultanahmet`te turistik bir sanat çarşısında zavallı bir kedi varmış, oradakiler hayvancağıza bakıyorlarmış. Yavruları ile birlikte kediyi bir kutuya koyup Ataköy`e atmışlar. Duyunca çok üzüldüm. Bereket versin, oradaki merhametli ve vicdanlı bir vatandaş kedileri koruma altına almış, bakıp besliyormuş. (Kedileri aramaya giden birinden öğrendim.)

İstanbul suriçinde bir imam, caminin bahçesini kirletiyorlar diye oradaki kedileri toplayıp Şirinevler`e attırmış. İmam böyle yaparsa… Bu imam şu mealdeki hadis-i şerifi duymamış mı? `Bir kadın bir kediyi hapsetti. Hayvan yiyecek içecek bulamadı ve öldü. Allah bu kadını cehenneme koydu…` Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Kediye köpeğe, vahşi hayvana, kunduza, vaşağa, sülün kuşuna, yunus balığına, yaban keçisine zulüm ve işkence mi ettin?.. Bekle… Aradan birkaç sene geçer, dümdüz yolda giderken, `bilinmeyen ve anlaşılmayan bir sebepten dolayı` şarampole yuvarlanırsın, ya ölürsün, yahut sakat kalırsın… Etme bulma dünyası…  

2007-02-12 Milli Gazete 

Gökhan ÖZCAN        Düşünce okumak mı? 

Bilim adamları sonunda bu kötülüğü de yaptılar, insan düşüncesini okumayı mümkün hale getiren bir yöntem, bir teknik geliştirdiler.

Söy…Bilim adamları sonunda bu kötülüğü de yaptılar, insan düşüncesini okumayı mümkün hale getiren bir yöntem, bir teknik geliştirdiler. Söylediklerine göre, bu yöntem sayesinde, kafasında suç fikri oluşanlar, yani suç işleme eğilimi içine girenler önceden tespit edilebilecek, o kişiler kafalarına koydukları o suçu işlemeden önce engellenebilecek.

Elbette yerimden fırlayacak değilim, bilimin yapıp ettiklerinden heyecan duymayalı epeyce zaman oluyor. Zaten yüzündeki sivilce sayısıyla abone olduğu bilimsel inkişaf dergilerinin sayısı birbirine denk olan ergenlerden de olmadım hiçbir zaman. Dolayısıyla son çeyrek yüzyılın epeyce abartılı bilim kurgu romanlarını çağrıştıran bu habere oldukça soğukkanlı yaklaşıyorum. Zaten işi kotaranlar da geliştirdikleri `yöntem`in etik bir tartışma sürecinden geçirilmesi gereğinden söz etmişler. Onların böyle beklenmedik bir hassasiyet göstermeleri, sanırım en az geliştirdikleri yöntem kadar `yeni` bir şey!..

Haddim midir bilemiyorum ama, erken kalkarak başlaması çok muhtemel o etik tartışma sürecinin kapısını ben açmak istiyorum. Sadece insanların düşüncelerinin okunmasının etik olup olmadığı noktasında değil, böyle bir arayış içinde olunması noktasında da dikkate alınmasını umduğum itirazlarım var. Onları açık ve seçik şekilde aşağıya sıralıyorum:  

1.Geliştirilen yöntem, gerek çapının büyüklüğü, gerek maliyeti, gerekse tabiatı icabı, son yıllardaki bütün bilimsel icatlar gibi otorite tarafından vatandaş üzerinde kullanılacaktır. Bu anlamda zaman içinde bu icadın insanlığın menfaatine olacak şekilde kullanılacağı beklentisi aşırı romantik kaçar.  2.Sözünü ettiğimiz otorite, adı sanı ne olursa olsun tarihi boyunca vatandaşın düşünmesinden rahatsız olmuştur ve tedbirlerini düşünme biçimleri üzerinde değil, düşünme girişimleri üzerinde almıştır. Dolayısıyla bu yöntemin pratikte bir kullanım alanı yoktur.   3.On yıllar boyunca düşünme girişimleri üzerinde uygulanan ağır sindirme stratejileri nedeniyle artık günümüz insanı düşünmeden yaşayabilme yeteneği kazanmıştır. İstense bile hangi insanın hangi düşüncesi okunacaktır.  4.Yine dünyanın genel gidişatı doğrultusunda şu gerçeği rahatlıkla ifade edebiliriz: Günümüzde esaslı suçların tamamı otorite çevresinde yapılanan suç örgütlerince işlenmekte, vatandaşa sadece adi suçlar kalmaktadır. Adi suç, adı üstünde, düşünerek işlenmesi çok da mümkün olmayan, daha ziyade düşünme yoksunluğundan kaynaklanan suç tipidir. Bu durumda, zihinsel hazırlığı olan bütün suçları otoritenin ve çevresindeki suç çetelerinin işlediği sonucuna varıyoruz. Eee, yöntemi kullananlar da onlar olmayacaklar mı? Yani suça karşı suç işleme eğilimleri mi gözlenecek?  

5.Bütün bunları bir tarafa bıraksak bile, insanların düşüncelerini okumak gibi küstahça işlerin peşine düşen otorite yardakçısı ve yardımcısı bir bilim anlayışı, gerçekten içinde düşünce kırıntısı kalmış zihinlere hangi cesaretle yaklaşabilecektir? İçinde serseri düşünce mayınlarının dolaşmakta olduğu o kafaların içinde dolaşıp durmakla, kendi zihinsel bütünlüklerini tehlikeye atmış olmayacaklar mı? Gerçek düşüncenin ellerini nerede ısıtacağı hiç belli olmaz!   2007-02-12 Yeni Şafak 

Yusuf Armağan       

Anlamı suskusunda gizli kadının 25 yılı 

Jaeyaena Beuraheng ismini bir kenara kaydediyorum. Ancak bir anne, ömrünün tam 25 yılını, dilini bilmediği insanlar arasında susarak geçirebilir.Jaeyaena Beuraheng ismini bir kenara kaydediyorum. Ancak bir anne, ömrünün tam 25 yılını, dilini bilmediği insanlar arasında susarak geçirebilir. Bir annedir sekiz çocuğunun kokusunu göğsünde çeyrek asır saklayabilen. Ve bir anne yüklenebilir, kahrın, acının ve hüznün yanı sıra umudu. Jaeyaena Beuraheng, 25 yıl önce Malezya`dan yola düştüğünde, Tayland`ın güneyindeki Narathiwat`a gitmeyi umuyordu. 51 yaşındaki kadın, otobüsün basamaklarını inip de, bulunduğu yerin, Narathiwat olmadığını fark ettiğinde, geldiği yolun mesafesi tam 1.200 km idi. Bulunduğu yer Bangkok`tu.  

Tay dilinde konuşmayı, okumayı ve yazmayı bilmeyen Malezyalı Müslüman kadın, yanlış otobüse binmesinin bedelini 25 yılıyla ödeyebileceğini nereden bilebilirdi ki? Üstelik hala geriye dönebilecek olmanın ihtimali üzerine yaptığı hesapla, son bir umutla bindiği otobüs, onu bir 700 km daha kuzeye atıvermişti. 1.900 km kuzey; Chiang Mai…  Evsizlik ve yoksulluğun kapısından içeriye atılan bu talihsiz adım, dilini bilmediği Chiang Mai`de, yaşayabilmek için yıllarca dilenmesi sonucunu doğuracaktı. Gözlerini yere mıhlayarak açtığı avuçlarına düşen her parayı, evine dönebilmenin bir imkanı olarak kabul ediyordu artık. Bazen susmak intikam almaktır hayattan. Kendi yalnızlığıyla kurduğu dostluğun yanında, ne kadar da anlamsız geliyor şimdi kalabalıklar. Her bir ağızdan dökülen cümleler ne kadar da yavan. Üzerine düşürülen bakışlardaki alt yazıların ve hakkında kurulan cümlelerin anlamsızlığı karşısında yapabildiği tek şeyin kocaman bir adı oluyordu susmak. Her şeyin anlamsız geldiği bir anda tükenmemek adına susmak…   1987`de tutuklanarak evsizler merkezine yerleştirilen Jaeyaena Beuraheng`ın, burada yıllar boyunca sürdürdüğü susma ve mırıldanmalarını Myanmar`a ait yerel dil olan `Mon`a benzeten görevliler onu `Bayan Mon` olarak çağırmaya başladığında garipliğinin ve gaipliğinin üzerinden 5 yıl geçmiş oluyordu. Beuraheng için mefhumunu yitiren takvim yaprakları, geride kalan tüm dünya için 2007`yi gösterdiğinde, evsizler merkezinin kapıları, tanıdık yüzler tarafından çalınıyordu.   Nereden bilebilirdi ki çalan bir kapının, 25 yıllık acının sona erdiğinin sesini bestelediğini. Müslüman olduğu kıyafetlerinden belli üç genci karşısında bulduğunda, yılların dostu suskusunu bir kenara bırakan kadın konuşmaya başlıyordu. 25 yıl evvel gitmeyi düşündüğü Narathiwat`tan kalkıp, hasbelkader bu merkezde gönüllü olarak görev almaya gelen gençlerle konuşup, dağ gibi biriktirdiği derdini anlatan kadın için artık yeni bir sayfa açılıyordu. Yıllarca susan kadın, gençlerin yardımıyla 8 çocuğuna ve ailesine kavuşuyordu. Bu haberi geçtiğimiz çarşamba günü, ana evimden dönerken okudum gazetede. Hayatın en sahici yanıydı okuduklarım. Hiçbir küresel karşılığı olamayacak kadar içeriden. Haberi okuduğumda, Topçular-Eskihisar feribotunda denizin tam orta yerindeydim. Her şey susmuştu bir anda. Ve hiç kimse yoktu ulaşabileceğim yerde. Ne sesim çıkıyordu ne de bir ses duyuyordum. Denizin varlığımı hissettiren hafiften çalkalanmaları ve yüzüme değen rüzgarın da sükutunu alarak ben de sustum. Ve birbirinin ardı sıra kalbimden geçen cümle `Rabbin seni terk etmedi!`den başkası değildi.  2007-02-12 Bugün 

Filistin`de iç savaş yok olmaz inşallah Hakan ALBAYRAK 

Gazze, Eylül 1993. Pis dedikodular dolaşıyor ortalıkta. Gazze-Eriha Anlaşması bir ihale anlaşmasıymış… İslami direniş harek…Gazze, Eylül 1993. Pis dedikodular dolaşıyor ortalıkta. Gazze-Eriha Anlaşması bir ihale anlaşmasıymış… İslami direniş hareketiyle baş edemeyen İsrail, bu işi Arafat`a ihale etmiş… Arafat, Gazze ve Eriha`nın muhtarlığına karşılık, İslamcıların kellesini vaat etmiş Siyonistlere… Ürdün`de eğitilen 20 bin kişilik El-Fetih polis gücü, bu Siyonist projeyi hayata geçirmek üzere hazırlanıyormuş…

Filistin`e gelir gelmez HAMAS avına başlayacaklarmış… El-Fetih`in kapısını çalıyorum: `Bu iddia doğru mu?` `Haşa` diyorlar. `HAMAS bizim kardeşimizdir. Davamız aynıdır. Birbirimize silah çekmeyiz.` HAMAS`ın kapısını çalıyorum: `Bu iddia doğru mu?` `Haşa` diyorlar. `El-Fetih bizim kardeşimizdir. Davamız aynıdır. Birbirimize silah çekmeyiz.` Bana mı öyle geliyor, gerçekten öyle mi, bilemiyorum; ikisinde de bir tedirginlik var sanki. Beyinlerini kurcalayan, göğüslerini daraltan bir `acaba` var gibi.

Sokaktaki adamla konuşuyorum; iç savaş ihtimaliyle ilgili sorumu buruk bir kesinlikle `asla` diye cevaplıyorlar. Buruk; çünkü `acaba`dan onlar da mustarip. Kesin bir asla; çünkü akıl ve yürek kabul etmiyor bunu. Nasıl kabul etsin? Bir ilkokulun bahçesinde Gazeli çocuklarla şakalaşırken `HAMAS mı, El-Fetih mi?` diye soruyorum; bir çocuk, defterinin en arka sayfasındaki HAMAS yazısını göstererek güle oynaya `Ene HAMAS` (Ben HAMAS`ım) diye bağırıyor, başka bir çocuk da defterinin en arka sayfasındaki El-Fetih yazısını göstererek güle oynaya `Ene El-Feth` diye bağırıyor, sonra diğer çocukların defter sayfaları yükseliyor, `Ene HAMAS`larla `Ene El-Feth`ler neşeyle birbirine karışıyor.

Ders zili çalıyor. Küçük HAMAS`lar ve küçük El-Fetih`ler güle oynaya sınıflarına koşuyor. Aynı sıralarda aynı besmeleyi çekip aynı kara tahtaya bakıyorlar. Kara tahtada Kudüs yazıyor. Kudüs`e giden yol topyekün mücadeleden geçiyor. Güçlerin bölünmesi Kudüs yolunu tıkar. Arafat, yolu açık tutmakta kararlı. Ürdün`den polisler geliyor, fakat -elhamdülillah- kabus gerçekleşmiyor.

Siyonistlerin ağır tahriklerine rağmen iç savaş çıkmıyor. Bir-iki kere çıkacakmış gibi oluyor, ama çıkmıyor. Sağduyu galip geliyor, tekrar tekrar galip geliyor; Arafat`ın karargahı kuşatıldığında, `Ya HAMAS`ın ve İslami Cihad`ın işini bitirirsin, yahut senin işin biter` denildiğinde bile galip geliyor.

HAMAS ve El-Fetih birbirine girmiyor. Sağda-solda yükselen cılız silah sesleri sabır deryasında boğuluyor. Filistin, 13 yıl boyunca her gün, her saat fitneyle imtihan ediliyor ve her defasında imtihandan başarıyla çıkıyor. Şu günlerdeki imtihandan da başarıyla çıkacaktır inşaallah. Biliyoruz ki `iç savaş` gibi görünen/gösterilen şey aslında El-Fetih`in onda birini bile temsil etmeyen bazı grupların silahlı gövde gösterileri ve HAMAS`ın bunlara verdiği cevaplardan ibarettir.

Filistin halkının iç savaşa tutuştuğunu söylemek mümkün olmadığı gibi, El-Fetih`le HAMAS`ın topyekün savaşa tutuştuğunu söylemek de henüz mümkün değil. Ok yaydan çıkmadı. Dönüşü olmayan bir yola girilmedi. Ferasette ve basirette buluşulması, daha da önemlisi ferasette ve basirette sebat edilmesi halinde bu iş tatlıya bağlanabilecektir.

* * *

El Fetih ve HAMAS liderleri Mekke-i Mükerreme`de biraraya gelerek kardeş kavgasına son vermek ve beraberce şeni bir hükümet kurmak konusunda anlaştılar. Mekke Anlaşması`nın bozulmamasını, bütün fitnelere galip gelmesini, başarıyla uygulanıp Filistin`i selamete çıkarmasını Rahman ve Rahim Allah`tan niyaz ediyoruz. 2007-02-12 Yeni Şafak 

Ebubekir Sifil        Geleneği kutsallaştırmak mı? 

Geçen haftadan sarkan meseleye bugün noktayı koyalım. Hz. Peygamber (s.a.v)`in eğitim ve gözetiminde yetişmiş nesil olarak Sahabe`nin, Kur`an ve Sünnet`in doğru biçimde anlaşılmasında ayrı bir yerinin bulunması son derece tabiidir. Bu bedihi hakikat dolayısıyladır ki, Sahabe bir konuda görüş birliği ettiğinde Müslümanlar için o, kesin bir delil olur. Usul-i Fıkıh kitaplarında İcma`ın delili olarak zikredilen `Ümmetim dalalet üzere birleşmez` hadisinin, evvelemirde Sahabe`nin icmaının hücciyyetine delalet edeceği açıktır. (1)

Sahabe`nin bu konumu ile Ortodoks Yahudilik`te Tannaim`in ve Katolik Hristiyanlık`ta Kilise`nin bağlayıcılığı konusundaki kabuller arasındaki farka gelince, en önemli husus şudur: Sahabe, ayetlerin nüzulüne ve hadislerin vüruduna bizzat şahitlik etmiş `muhatap nesil` nesil olarak ayet ve hadislerin gerek mantukuna, gerekse mefhumuna elbette sonraki nesillerden daha vakıftır. Bu sebeple sadece onların Kur`an ve Sünnet`te yer alan hususlar hakkında vuku bulan icmaı (yakini icma) değil, bu iki ana kaynakta yer almayan konulardaki tutumları (sahabi kavli) da bizim için dini bir değer ifade eder.

Dolayısıyla Tevrat`ın Hz. Musa`ya ve İncil`in Hz. İsa`ya (her ikisine de selam olsun) verilişinden yüzyıllar sonra tarih sahnesine çıkmış insanların görüşleriyle Sahabe`nin durumunun birbirine kıyas edilmesi tutarlı değildir. Sahabe icmaına tanınan bu gücün, Tannaim ve Kilise hakkındaki kabullerden pek bir farkının olmadığı söylenerek yapılacak itiraza şöyle mukabele edilir: Sahabe`nin –ya da diğer herhangi bir kuşağın– Kur`an ve Sünnette yer alan herhangi bir hükme muhalefet etmesi söz konusu değildir. Bilfarz etse bile bunun dini bir değeri olmaz. Ancak Tannaim ve Kilise için durumun daha farklı olduğu açıktır.

Öte yandan Kur`an ve Sünnet`ten herhangi bir nokta üzerinde meydana gelen Sahabe icmaının bağlayıcılığı, Sahabe`nin tek tek fertlerinin yanılmazlığını göstermez. İslam tarihinde bu tarz bir iddianın izine bile rastlanmaz. İster Sahabe`den, ister sonraki nesillere mensup ulemadan olsun, tek tek bireylerin verdiği hükümlere gelince, bunların her birinin kıymeti, delile uygunluk kriteri ile ölçülür. Delile uygun olan alınır/alınmıştır, aykırı olan terk edilir/edilmiştir.

Tarih boyunca müçtehid ve muhakkik ulemanın, hatalı bulduğu görüşleri eleştiri konusu yaptığı vakıası, ulemaya Tannaim veya Kilise`ye atfedilen yanılmazlık türünden bir mevki tanınmadığının en bariz göstergesidir. Müçtehidlerden her birinin, içtihadlarında isabetli olduğunu savunanlar olmuş ise de, bunun genel kabule aykırı bir görüş olduğunu bilhassa belirtmek gerekir. Bütün bu söylenenler, İslam tarihi boyunca ortaya konmuş eser ve çabaların sıradanlığı ve hiçbir özellik taşımadığı anlamına kesinlikle gelmez.

Ciddiye alınmayı hak eden, meşruiyet, seviye ve kalıcılıkta `alternatif` oluşturabilecek çalışmalar ortaya konana kadar bu tarz bir iddiada bulunmak en azından ciddiyetsizliktir.

1) Her ne kadar tarikleri tek tek ele alındığında her birinde bir zaaf bulunsa da (bkz. İbn Hacer, et-Telhisu`l-Habir, III, 295-6), ortak anlamı ifade eden rivayetler bir arada ele alındığında meydana gelen mecmuadan kuvvet hasıl olacağı açıktır. Ebu Gudde merhum, bu rivayetin İmam Ahmed tarafından nakledilen varyantı üzerinde dururken, `İsnadı zayıftır; zira mübhem bir ravi vardır.

Ancak bu rivayeti takviye eden şahidleri (aynı anlamı ifade eden başka rivayetler) vardır. Binaenaleyh bu rivayet, şahidleriyle birlikte (ele alındığında) sahih li gayrihi mertebesindedir` der. Müteakiben söz konusu rivayetin muhtelif varyant ve kaynaklarını zikrettikten sonra sözü şöyle bağlar: Özetle bu, metni meşhur, birçok senedi, merfu ve gayri merfu rivayetlerden müteattid şahidleri bulunan bir rivayettir.` Bkz. el-Cezairi`nin Tevcihu`n-Nazar`ına yazdığı not, I, 312. el-Kettani`nin, bu rivayetin manen mütevatir olduğu konusunda, İbnu`l-Hümam ve başka birçok alimden naklettiği ifadeler de bu yaklaşım ışığında değerlendirilmelidir.

Bkz. Nazmu`l-Mütenasir, 172.  

2007-02-12 Milli Gazete 

Reklamlar
Okunasılar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: