OKUNASILAR (Milli Görüş Bülteni – 1)

  

Selamlarımla…

Bu hafta ulusal gazetelere yansıyan MİLLİ GÖRÜŞ HABERLERİ’nin bir derlemesi ektedir.   Bu bültene Milli Gazete ve Vakit gazetesi dahil edilmemiştir. Gözden kaçan haberler olabilir, kusurumuza bakmayın. ÖNEMLİ NOT: Bu tarz haberler ilginizi çekmiyorsa “Göndermeyin” yazılı bir mesajı mmustafauzun@gmail.com a  kopyala-yapıştır yöntemi ile gönderebilirsiniz. Bu mailin okunmasında bir sorun varsa www.okunasilar.wordpress.com adresine göz atabilirsiniz. Vesselam

 

AKP’den Erbakan’a ‘prens’ sürprizi

25.02.2007 Vatan Gazetesi 

AKP, seçimler öncesi ilginç bir transfer girişimi başlatarak, Başbakan Erdoğan’ın da parti vitrininde görmek istediği “Erbakan’ın prensi” Numan Kurtulmuş’u saflarına katmak için harekete geçti  Halen Saadet Partisi’nde Genel Başkan Yardımcılığı yapan Kurtulmuş, Saadet Partisi Kongresinde Erbakan’ın Recai Kutan’ı tercih etmesi üzerine genel başkan adayı olamamıştı. 

Partiler arasında ‘yakın temas’ startı

Star Gazetesi

 

SEÇİM yaklaşırken siyasi partiler arasındaki trafik de hızlanıyor. BBP’ye katılan ve Genel Başkan Başdanışmanı olan Namık Kemal Zeybek’in SP’nin siyasi yasaklı lideri Necmettin Erbakan’ı bir ay içinde iki kez ziyaret etmesi ile kurulan yakın temasın seçimlerde ittifaka kadar uzanabileceği belirtiliyor. İlke olarak ittifakta anlaşıldığı ancak, her iki partinin seçime kendi amblem ve bayrağı altında gidilmesinde ısrar etmesinin çözümü zorlaştırdığı belirtiliyor.

Hoca’nın gözdesine destek sözü

25.02.2007 Akşam Gazetesi 

CİDDE Ekonomik Forum Toplantısı için Suudi Arabistan’a gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Erbakan’ın prensi” sürprizi ile karşılaştı. Refah Yol döneminde Başbakanlık Başdanışmanı olarak görev yapan Kamil Eren, Riyad’da Başbakan Erdoğan ile bir araya geldi.   Kamil Eren, CHP Milletvekili Ersin Arıoğlu’nun sahibi olduğu ‘Yapı Merkezi’ adlı firma için Erdoğan’dan destek istedi. Firmanın sahibinin CHP’li olduğunu öğrenen Erdoğan, ‘Bizim için şu partili o partili olmanın önemi yok. Önemli olan işadamlarımızın yabancılarla iş yapması. Elimden geleni yapacağım. Durumu Kral’a da aktaracağım” dedi. 

Milli Görüş’ün bakan daveti Hoca’yı kızdırdı

25.02.2007 Akşam Gazetesi   Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in konferansı Milli Görüş’ü karıştırdı. Güler’in ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) gibi Millli Görüşçü bir dernekte verdiği konferansa Necmettin Erbakan’ın sert tepki gösterdiği öğrenildi. Erbakan, “Bu da nereden icap etti” diyerek AKP’li bir bakana konferans verdirilmesine karşı çıktı. Milli Gazete konferansa muhabir göndermedi, haber de gazetede yer almadı. Oysa ESAM’ın tüm konferansları Milli Gazete’de tam sayfa yer buluyordu.  BAŞKANI KUTAN 

Saadet Partisi (SP) lideri Recai Kutan’ın başkanlığını yaptığı ESAM geleneksel konferanslarına ilk kez AKP’li bir bakanı çağırdı. Bakan Hilmi Güler’i, ESAM Genel Sekreteri Arif Ersoy “Petrol Kanunu”nu anlatması için davet etti.  Haber Erbakan’a ulaşınca kızılca kıyamet koptu. Duruma sert tepki gösteren Erbakan, “Bir taraftan yaptıkları ters politikaları eleştiriyoruz. Bir yandan da sanki sahipleniyormuşuz gibi konferansa davet ediyoruz. Petrol Kanunu milli menfaatlerimize aykırı bir kanun. Bu kanunu savunan zihniyetle bir araya gelmemiz doğru değil” dedi. Ancak programa alındığı için iptal edilemeyen konferans geçtiğimiz çarşamba günü ATO’da düzenlendi, Bakan Güler de gelip Milli Görüşçülere Petrol Kanunu’nu anlattı.  

Erbakan’ın prensi AKP’nin markajında Akşam Gazetesi 

Siyasette seçim hazırlıkları hız kazanırken AKP sürpriz bir transfer atağına girdi. Parti yönetimi, “Erbakan’ın prensi” diye nitelenen Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Numan Kurtulmuş’u saflarına katmak için girişim başlattı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fazilet Partisi’nin (FP) kapatılması sürecinden bu yana, Kurtulmuş’u partisinin vitrininde istediği belirtiliyor. Kurtulmuş’a AKP’de siyaseti sürdürmesine yönelik tekliflerin iletildiği ancak şu ana kadar kesin bir karar vermediği öğrenildi.  Erbakan’ın babasının yakın dostu olması ve “Zor dönemde Saadet Partisi’ni bırakmama” gibi nedenlerle Kurtulmuş’un AKP’ye geçme konusunda karar vermekte zorlandığı da kulislerde konuşulan konular arasında.   FP döneminde İstanbul il başkanlığı yapan Kurtulmuş, Abdullah Gül liderliğindeki yenilikçi muhalefete karşı Erbakan ve Recai Kutan’a destek verdi. Kurtulmuş, FP’nin kapatılmasının ardından yapılan tüm tekliflere karşın Erdoğan liderliğindeki AKP yerine yine Erbakan’a destek vererek Saadet Partisi’ni tercih etti.  ÖNÜ AÇILMADI Parti içinde geçtiğimiz yıl yapılan büyük kongre öncesi Kurtulmuş’un genel başkan olması talepleri yükseldi. Hatta genel başkan olması durumunda 20-30 AKP milletvekilini peşinden sürükleyebileceği konuşuldu. Ancak Necmettin Erbakan’ın Recai Kutan’da ısrar etmesi nedeniyle Kurtulmuş aday olmadı.  

 DYP-Anavatan diyaloğu 2007-02-25 Bugün 

Anavatan ile DYP`nin DP çatısı altında seçimlere birlikte gitmesine yönelik senaryo tartışılırken, önceki gün iki partinin genel başkanlardan sonraki en yetkili isimleri öğle yemeği yedi. Bu `İki parti arasında diyalog süreci başladı` yorumlarına yol açtıDYP Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Ercan ile Anavatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Keçeciler, bir dostlarının aracılığıyla, tam da Demokrat Parti senaryoları tartışılırken buluştu. Gizli tutulan bu buluşma uzun bir süredir iki partinin yetkilileri arasında pek de rastlanmayan `diyalog` için önemli bir fırsat olarak nitelendiriliyor. Bir dönem aynı kabinede bakan olarak birlikte görev yapan Ercan ile Keçeciler`in buluşması DYP ile Anavatan Partisi arasında son yıllarda yaşanan üst düzeyde ilk buluşma olması açısından önem taşıyor. Demokrat Parti çatısı altında iki partinin biraraya gelmesi senaryolarının konuşulduğu bir ortamda bu buluşma diyalog için `önemli bir adım` olarak yorumlanırken, görüşmenin siyasi sonuçları henüz ortaya çıkmış değil. Görüşmeye ilişkin sorularımızı yanıtlayan Ercan ile Keçeciler`in birleştikleri ortak nokta, `Türkiye`de parçalı siyasi yapının bütünleşmesi için ortaya konulan girişimleri iyi niyetli` bulmaları. Keçeciler`e söz konusu görüşmeyi sorduğumuzda, `Biz eski arkadaşız. Bizim eski dostumuz. Sayın Mumcu ile birlikte Sayın Ağar`a DYP Genel Merkezi`nde taziye ziyaretinde bulunduk. Orada yemek yemeyi kararlaştırdık. Bir yemek yiyelim dedik. İki eski arkadaşın buluşması faydalıdır` dedi.  TÜRKİYE`NİN BUNA İHTİYACI VAR Görüşmeye çok fazla siyasi anlam yüklenmemesini isteyen Keçeciler, ancak sadece bir araya gelmelerinin dahi başlı başına bir esiyasi anlam` ifade ettiği mesajını verdi. `Sayın Keçeciler ile biraraya gelmişsiniz` sözlerimizin üzerine şaşıran Ercan ise, görüşmeye ilişkin bilgi vermesinin `nezaketsizlik` olacağını anlattı, kısa, fakat anlamlı birkaç kelime söyledi. Ercan, `Oturduk, konuştuk. Hemen hemen bütün siyasi partilerin çok değerli yöneticileriyle hep diyalog içinde olduk. Türkiye`nin buna ihtiyacı var. Uzlaşma kültürümüzü geliştirmeliyiz. Uzlaşarak pek çok sorunu çözebilir Türkiye. Eksik olan bu zaten` dedi. Ercan`ın kısa cümleleri aslında geleceğe dair ipuçları verdi, görüşmelerin süreceği izlenimi yarattı. Bu arada siyasette seçim hazırlıkları hız kazanırken AK Parti sürpriz bir transfer atağına girdi. Parti yönetimi, `Erbakan`ın prensi` diye nitelenen SP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş`u saflarına katmak için girişim başlattı.  Seda ŞİMŞEK/ANKARA 

28 Şubat başlangıç değil sondu Erbakan liderliğindeki Refahyol, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısıyla hızlanan bir süreçte iktidardan düştü. Askerlerin hükümeti sıkıştırdığı süreçte, Köşk’te bulunan Demirel de ciddi rol üstlendi   25/02/2007 Radikal Gazetesi MURAT YETKİN  Radikal Gazetesi

On yıl önceydi. Yurtdışı ekonomik ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Abdullah Gül ile sohbet ediyorduk. O dönem Ankara Temsilciliği’ni yürüttüğüm NTV’de birazdan canlı yayına katılacaktı.   Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997 toplantısı geride kalmış, ama Genelkurmay brifingleri henüz başlamamıştı. Gül, birkaç ay önceki “Bir şey olmaz” yaklaşımını artık bırakmış, yaşananlardan hayal kırıklığı içinde, kızgınlığını ve üzgünlüğünü gizlemiyordu? Daha ilk yılını doldurmamış NTV ekranındaki henüz az sayıdaki reklamdan biri olan bir deterjan reklamını işaret ederek söylendi: “Yeşil sermaye, irticacı sermaye sözüdür gidiyor. Bakın sizin yer verdiğiniz bu reklam da mı irticacı sermaye? Sahibini tanırım, hemşerimdir, dindar biridir, iyi bir sanayicidir. O da mı irticacı?”  Burukluklar 

Gül başka açılardan da burukluk içindeydi o günlerde. Örneğin, 1996 başında, Mesut Yılmaz başbakanlığındaki Anayol (ANAP-DYP) hükümeti işbaşındayken Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in şubat ve martta protokolüne imza attığı İsrail ile Türkiye arasındaki ilk askeri işbirliği anlaşmalarına Refah Partisi’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak en sert muhalefeti sergileyen isimlerden olmuştu. Zaten Genelkurmay’ın dışarıdan desteğiyle kurulan Anayol 5 Haziran’da Yılmaz’ın istifasıyla düşmüştü.  Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 7 Haziran’da kabineyi kurma görevini RP lideri Necmettin Erbakan’a vermesinden iki ay kadar sonra, ‘Mümkün değil’ dediği İsrail anlaşmaları yürürlüğe koyan hükümetin bir bakanı olarak belgeleri imzalamıştı. Bunu sağlayan, Erbakan’ın ortağı DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’i ve DYP’li Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan üzerinden baskı uygulayan MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç olmuştu. 20 küsur yıllık mücadele ardından nihayet Milli Görüş hükümetine kavuşan Erbakan, belki de en koyu ideolojik renklerinden biri olan İsrail karşıtlığı söylemini daha ilk dakikada boşa çıkarmıştı. Oysa aynı Erbakan değil miydi, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini kesmesi için ‘kerhen’ desteklediği Demirel hükümetinin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’i güvensizlik oyuyla, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden yalnızca bir hafta önce düşüren?  İnanç siyasetinden günlük (reel) siyaset icabı geri adım yalnızca İsrail ile sınırlı kalmamıştı. Gül ve diğer Refah bakanları, daha birkaç ay önce TBMM kürsüsünden Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşmasına karşı sert eleştiriler yöneltiyorlardı. Çoğu Türkiye’nin AB’de yeri olmadığını, zaten Hıristiyan Avrupa’nın Türkiye’yi Müslüman olduğu için arasında almayacağını öne sürüyorlardı. Ne var ki, daha koalisyon protokolünün yazılışı sırasında DYP’den gelen ilk itirazla Hoca’nın yelkenleri suya indirip AB üyeliğini hedef kabul etmesine de tanık olmuşlardı. Bütün bir ömürlerini mücadelesine verdikleri başörtüsü konusunu Meclis gündemine getirmeyeceklerine dair söz vermek zorunda kalmışlardı, Hoca’nın Başbakanlık koltuğuna oturabilmesi için.  

Oysa aynı Erbakan değil miydi, seçim kampanyası sırasında Sivas’ta üniversite hocalarının türbanlı kızların önünde hizaya girip selam duracağı sözünü vererek üniversiteden yargıya, iş dünyasından askere çok kişinin tüylerini ürperten? Erbakan’ın bu sözleri, ‘bize oy vermeyen patates dinindendir’ sözleri değil miydi askerlerin Yılmaz’a da, Çiller’e de Erbakan’ı iktidara taşımaması için başından baskı yaptıran? Gül’ün deterjan reklamı üzerinden o günlerde yaygınlaşan irticacı sermaye/yeşil sermaye tartışması üzerinden hükümetin sıkıştırılmasına tepki göstermesi o anlık ortaya çıkmış bir duygu değildi yani.  28 Şubat başlangıç değil, sondu Gül, Erbakan’ın ne pahasına olursa olsun koltuğunu kaybetmeme isteği yüzünden, o güne dek inandığı siyaset tarzını inkâr anlamına gelecek dönüş yapmak zorunda kalan RP yöneticisi ve bakanlardan birisiydi.  

Evet, İsraille askeri anlaşma, Hoca’nın bir zamanlar ‘Hıristiyan Kulübü’ diye hedefe koyduğu AB’ye üye olmanın hedef alınması altına imza atmışlardı. Ama asıl, 28 Şubat günü 9.5 saat süren MGK toplantısı ardından ortaya çıkan Türkiye’nin ilk ve tek ‘irtica ile mücadele’ programını yayımlayan da kendileri olmuştu.  En zoru da o olmuştu. Hoca, ülkenin başbakanı olarak katıldığı MGK’da 9.5 saat boyunca ağır eleştirilere hedef olmuş, ülkedeki laik sistemi değiştirme amaçlı girişimlere göz yummak, teşvik etmekle suçlanmıştı. O hükümetinin ‘denk bütçesi’ ve ekonomik başarılarından söz etmek isteyince açıkça susturulmuş, konunun ülkenin bir numaralı sorunu olan irtica tehdidi olduğu söylenmişti. Başbakan, sert sözler karşısında savunma konumuna geçmişti. Kendisini en çok hırpalayan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya olmuştu. Apaçık “İrtica aldı yürüdü, çok rahatsızız” diye üsteleyen Erkaya işi uç noktalara tırmandırıyordu. Bir aşamada, ‘Ağzınızdan hiç Türk lafı çıkmadı’ deyiverdi. Ülkenin başbakanı bu salvoyu “Ben Türk olmakla övünürüm, ben Kozanoğlu ahfadından geliyorum” sözleriyle geçiştirebildi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, birkaç kez ortamı yumuşatmak zorunda hissetmişti kendisini. Başta yardımcısı Tansu Çiller olmak üzere DYP’liler susuyordu.  Bu koşullar altında, Cumhurbaşkanı Demirel’in “İtiraz eden var mı?” usul sorusuna sessiz onay vermiş, nihayet 18 maddelik bir irtica ile mücadele programını kabul etmek zorunda kalmıştı. Çankaya Köşkü’nden ayrılırken çantasındaki bu programı Bakanlar Kurulu’ndaki RP’li dava arkadaşlarına, yıllardır kendisini izleyen siyaset öğrencilerine nasıl kabul ettireceğini düşünüyordu.  Kolay değildi. Milli Görüş hareketini bugüne kadar getirirken hedef yaptığı ne varsa paşalar ve onlara destek olan Cumhurbaşkanı ve onlara sessiz destek veren koalisyon ortağı, inkâr etmesini istiyorlardı. Sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilmesinden (ki bu, din eğitiminin 15 yaşından sonra başlayabileceği olarak okunuyordu) İmam hatiplerin kontrol altına alınmasına, yargıdan kadrolaşmaya pek çok talep sıralanıyordu.  

Refah’ın içi karıştı. Her kitle partisi gibi, aslında RP de bir tür federasyondu; aynı şemsiyenin altında pek çok görüş, tarikat, grup yer buluyordu. Bunlardan bazıları için bu 18 madde kendilerini inkâr anlamını taşıyordu. MGK toplantısında Demirel’in “Mütedeyyin insanları incitmeyelim” uyarısıyla yumuşatılmış olsa da, Erbakan MGK kararlarını, hükümet kararı haline getirecek belgeyi imzaya açamıyordu. İç direniş izin vermiyordu. Ama dış direniş artıyordu.  Erbakan’ın MGK’da kabul ettiği irtica ile mücadele programını hükümetten geçirmesi geçirdikçe toplumda kutuplaşma artıyordu. Sendikalar ve kitle örgütleri açıklama yapmakla kalmıyor, topluca Çankaya’ya çıkarak orkestra şefi Cumhurbaşkanı Demirel’e şikâyete gidiyorlardı. 3 Mart bu açıdan kritik bir tarih oldu. MGK Genel Sekreteri Orgeneral Kılıç, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e bir kez daha giderek, Erbakan’ın metinde yapmak istedikleri değişikliklerin kabul edilmeyeceğini, bir an önce imzalanmasını beklediklerini söyledi. Durumun ciddiyetini ilk kez bu kadar net anlayan Çiller DYP Meclis Grubu’nu daha fazla bir arada tutamamaktan korkmaya başlamıştı. Bu arada Erbakan, Meclis desteği arayışından hüsranla ayrılmıştı. ANAP’tan destek alması söz konusu değildi. DSP lideri Bülent Ecevit ve CHP lideri Deniz Baykal ise ortak bir açıklamayla, ‘ya imza, ya istifa’ demişlerdi. Çiller, 5 Mart’ta Erbakan’a gitti, işin şakasının olmadığını söyledi, Erbakan da imzaladı. İrtica ile mücadele için Başbakanlık Takip Kurulu işte böylece Erbakan ve bakanlarının imzasıyla kuruldu.   Demirel rahat bir nefes aldı: İşin zor kısmı atlatılmıştı. Bir askeri darbe ihtimali, meşru zeminde bir kontrol mekanizması kurulmasıyla azalmıştı. İlk aşama 28 Şubat toplantısıyla son bulmuştu. Şimdi ikinci  aşama geliyordu: Hükümeti Erbakan’ın elinden yasal yollardan almak.  YARIN: Medya operasyonları   

[Röportaj] Ulusalcıları derin devlet besliyor  Zaman Gazetesi

Doğrusunu söylemek gerekirse, Sultan Abdülaziz`in öldürülmesiyle sonuçlanan 1876 darbesi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sevgili Abdullah Kılıç, geçen hafta Sultan`ın kanlı gömleğini Topkapı Sarayı depolarından bulup çıkarmasaydı ben tarihçi, müzikolog ve gazeteci Yılmaz Öztuna`nın sekiz baskı yapan Bir Darbenin Anatomisi adlı kitabının hala farkında olmayacaktım. Türkiye Gazetesi başyazarlığını yapan tarihçi Yılmaz Öztuna, 28 Şubat`ı darbe olarak kabul etmediğini söyledi. Öztuna, 28 Şubat süreci ve o dönemdeki milletvekili transferleriyle ilgili ilginç iddialarda bulundu. 1876, mademki Cumhuriyet dönemi darbelerinin anasıydı, hemen okumalı ve 28 Şubat`ın onuncu yılında, o günlerden bu günlere neler düştüğünü Öztuna ile konuşmalıydım. 

Sultan Aziz`in kanlı gömleğinin saklandığından haberdar mıydınız? 

Kanlı gömlek ve iç çamaşırları, olayın vukuundan beş sene sonra 1881`de Yıldız Mahkemesi`nde teşhir edildi. Biz tarihçiler bu çamaşırları görmedik. Normal olarak annesine verilir böyle şeyler. Ve annesinden de devrin padişahı İkinci Abdülhamit`e kalmıştır. O da anlaşılan Topkapı Sarayı`na vermiş. Sergilenmesinde etik bakımdan mahzur görürüm. Sultan Abdülaziz`in torunlarıyla nezaketen görüşüp, böyle bir şeye izin verip vermediklerini öğrenmek lazım. 

Sergilenmesi etik değil diyorsunuz; ama benim gibi Sultan Abdülaziz`in başına gelenleri bilmeyenler bu vesile ile öğrenmiş oldular. 

Bu kitabı sekiz defa bastırdık. Benden evvel de birçok tarihçi yazdı. Ben kendi tarih metodolojime göre hepsini toparladım. Sultan Abdülaziz`in annesi Pertevniyal Valide Sultan`ın cariyelerinden Sultan Abdülhamit`in dördüncü kadın efendisi Müşfika Kadınefendi ile ve hanedandan muhtelif kimselerle yıllarca görüştüm ben. 

Diyorsunuz ki bu darbe, sonraki bütün darbelerin anasıdır. 1876`dan önce de askerin birçok vukuatı yok muydu? 

Sultan Mahmut, 1826`da yeniçerileri, eski 465 senelik orduyu 8 saat içinde ortadan kaldırdı. 

Vaka-i Hayriye! 

Evet. Vaka-i Hayriye budur. Sultan Mahmut, askeri kesin şekilde politikadan ve fiilen devletin yönetiminden çekti. Modern bir ordu kurdu. 13 sene sonra Tanzimat ilan edildi. O dönemde ordunun darbe ile iktidar değişikliği yapması Londra`da ne kadar mümkün değilse, İstanbul`da da o kadar mümkün değildi. Akıldan dahi geçirilmezdi. Subayın politikaya karışması yeniçerilik diye damga alırdı. Ki yeniçeri olarak damgalanmak, dinsiz imansız olarak damgalanmaktan daha ağır bir suçtu. 

Hımm! 1876 darbesi bunu mu yıktı? 

Evet. Bu `modern ordu da darbe yapabilir` fikrini Türk subayının kafasına soktu. Biz ona irtica yani geriye dönmek diyoruz. Tekrar yeniçerilik hortlamış oluyor. 

Dolayısıyla 27 Mayıs, 28 Şubat ve aradaki darbeler de irtica hareketi miydi? 

Ben 28 Şubat`ı bir darbe olarak kabul etmiyorum. 

Aa! Kendileri bu `post modern darbe` derken siz nasıl kabul etmezsiniz? 

Ben ihtilali o işi yapanların ağzından değerlendirmem. 28 Şubat`ta Meclis mi kapandı? Herhangi bir tevkifat mı oldu? 

İlahi hocam! O nedenle `post modern` darbe zaten. Tamamen askeri bir hava soludu memleket. Brifinglerle herkes hizaya sokulmaya çalışıldı. Uçan kuşu fişlediler. 

Efendim fişlemeler, dinlemeler falan gayri kanuni birtakım şeyler. Fakat darbe, yani `kuteda` dediğimiz hadise 28 Şubat`ta olmadı. 28 Şubat`ta karşı taraf masum değildi. Yalnız hükümeti devirmek ve sonraki hükümetin güvenoyu alması için mebus transferleri oldu, büyük paralar döndü. Bilhassa Doğru Yol`dan kopan milletvekilleri Mesut Bey`in Anavatan Partisi`ne geçti. 

Mesut Bey mi para ödedi bunlara? 

Parayı parti liderleri ödemez. Mebus transferlerindeki para İstanbul`daki büyük özel sektörden alınır. 

Bunlar askerin bilgisi ile mi yapılır? 

Bu şekildeki paraları belirli işaret almadan vermezler. Bunlardan para almak, cehennemden ateş almaktan daha zordur. Bu mekanizmayı aşacak kuvvette kimse, hangi düzen onlara yardımcı olabilecekse onlardır sorunuzun cevabı. İşadamlarının dışında hiç ihmal edilmeyecek bir faktör de Birleşik Amerika Devletleri`dir. 1960, 1971 ve 1980 darbelerinde Amerika`nın açık muvafakati alınmıştır. 

28 Şubat`ta? 

28 Şubat`ı darbe olarak görmediğimi söyledim. Askerin Sincan`dan tank geçirmesi, bir jandarma generalinin fiş tutmaya kalkması falan ufak tefek hadiseler. Darbede başına bir şey indireceksiniz iktidarın. 

Sadece iktidarın değil bütün milletin başına indirdiler indireceklerini. Daha ne istiyorsunuz? 

28 Şubat`ta başa ne indi hanımefendi? Biz 1876 darbesine gelelim. Darbe tekniği itibarıyla 19 ve 20`nci asırlarda yapılmış bütün darbelerin en mükemmellerinden biridir. Millete verdiği zarar korkunç, o bakımdan söylemiyorum. Darbe bir iktidarı indirip, onun yerine geçmektir. Bu maksat şaşılacak derecede kolaylıkla elde edilmiştir. Bir tek kişi ölmüştür. Padişahın hassa alayları var, katipler, mabeynciler, harem ağaları, beş yüz kadın, bilmem neler var. Darbenin bu kadar kansız olması, tekniğinin harikuladeliğini gösteriyor. 

Bu aynı zamanda Saray`ın güvenlik zaaflarını da göstermiyor mu? 

Göstermiyor desem, o zaman nasıl padişah hal edildi, diyeceksiniz. Evet gösteriyor. Birinci ordunun ikinci tümeni tarafından muhafaza ediliyordu padişah. Yani bir hükümdar için kendi ordusunun ve donanmasının himayesinden daha büyük bir güvenlik tasavvur edilebilir mi? Bir de şu var. Darbe pek çok kimseyle, senelerce hazırlanır. Yalnız 63 kişi biliyordu darbe yapılacağını. Darbenin diğer bir mükemmeliyeti, kullandığı motifle halkı aldatmasıdır. Yani biz iktidarı değiştirdik. Fakat haklıydık! Burada ilk defa Süleyman Paşa vatan ve millet kelimelerini kullandı. Bu işi vatan ve millet için yaptık.` dedi. 

28 Şubat`a da siz galiba vatan ve millet için yapıldı diye bakıyorsunuz. 

28 Şubat`ta ben milletin zarar değil fayda gördüğünü zannediyorum. Çünkü her devlet kendisini savunur. 

Darbe kime karşı yapıldıysa ona göre mi mevzi alıyorsunuz? 

Erbakan`ın uygulamaları bizim devlet yapımızı kökünden değiştirirdi. Bu işin bir dengesi var. Yani yapılanlara halk mani olamaz. Ben Erbakan`dan hiç hoşlanmam. 

Sayın tarihçim. Burada mevzumuz askerin hükümeti devirme hakkının olup olmaması. 

Askeri bu misyondan çekmek, politikanın bu derece içine girmesindeki motifleri ortadan kaldırmak lazım tabii. Bu vatan-millet lafının yerine zamanla Atatürk ilke ve inkılapları geçiyor darbeyi meşrulaştırmak için. Cumhuriyet devrindeki her üç darbeyi de tasvip etmiyorum ben. 12 Eylül`de sebepler ağır yalnız. 

O sebepleri yaratanın da asker olduğu o kadar aşikar ki. 

12 Eylül`de altı buçuk ay cumhurbaşkanı seçemedi Meclis. 1074`ten beri devletin bu kadar süre başkansız kaldığı bir dönem yok. 12 Eylül`de tabii anarşiyi biliyorsunuz. 

Asker adım adım her şeyi hazırlamadı ve sonra da kurtarıcı olarak gelmedi mi yani? 

(Gülüyor) Bana göre de öyle. 

E niye o zaman mazeret sayıyorsunuz bana? 

(Gülüyor) 12 Eylül`ü çok müdafaa edemem. 12 Eylül`ün müdafaası şöyle olabilir. 27 Mayıs kadar feci değildi. Ama 28 Şubat`ı asla darbe kabul etmiyorum. 

Çünkü prensipleriniz değil, korkularınız var. 

Hayır. Askerin demokrasilerde hiçbir şekilde politikaya karışmaması lazım. Ama askerin devlet yönetimi üzerinde mütalaaları vardır. Birleşik Amerika`da da var, İngiltere`de de var. Ama bizdeki gibi iki ayda, bir ayda toplanıp şunlar şunlar görüşülmüştür şeklinde değil. Tabii görüşülenlerden işlerine geleni ilan ediyorlar. Gelmeyeni ilan etmiyorlar. Böyle şey olmaz. 

Andıçlar olur mu peki? 

Ne antlar olur, ne andıçlar olur. Bunlar faşizan birtakım kalıntılar. Her devletin yönetiminde birtakım ortaçağdan kalma kalıntılar vardır. Bunlar yavaş yavaş izale edilir. Tamamıyla izale edilmez. Askere, darbe yapılmasının kötü olduğunu anlatamazsınız. Askere Menderes`i, Özal`ı, Demirel`i benimsetemezsiniz. Asker kimi beğenir, İnönü`yü beğenir. Bayar gelmiş geçmiş en samimi Atatürkçüdür. Asker onu da beğenmemiştir. 

Baykal`ı beğenir mi asker? 

Pek beğendiğini zannetmiyorum. Fakat 2002 seçimlerinde Baykal`ın başbakan ve Erdoğan`ın da başbakan yardımcısı olması üzerine bir mekanizma hazırlanmıştı. Asker hazırlamıştı demiyorum. Hadi derin devlet diyelim. Erdoğan tek başına iktidar olunca bozuldu plan. Bunu arzu ederdi asker veya derin devlet. Ortada bir hakikat var ki, Türkiye`de derin devletin iktidara karşı bir memnuniyetsizliği hep vardır. 

Kitabınızdan öğreniyoruz ki 1876 darbesinde kişisel bazı menfaatler söz konusu olmuş. Daha sonraki darbelerde bu unsurlar var mı? 

Hepsinde kişisel menfaat vardır. 27 Mayıs`ı yapanlar, kendilerine hayat boyu senatörlük aldılar. Hayat boyu senatörlük yalnız Lordlar Kamarası`nda var. Bunlar da bizim lordlarımız oldular. 1980 darbesinin iyi taraflarından birisi işte bu bizi hayat boyu senatörlerden kurtarmasıdır. 

Kurtardı da ne oldu, kendisini hiçbir zaman yargılanamaz hale getirdi. 

Ne yapayım efendim. (Kahkahalar) 

Peki 1876 darbesinde olduğu gibi, iktidardan düşürdükleri insanların mal varlığını yağmalama mevzuu? 

Bizim havadan para kazanmaya çok meylimiz vardır. İslam`dan önceki Türk milli adetlerinden birisi; hakan ziyafet verir. Altın tabaklarda beş yüz kişi yemek yer. O takımları yemekten sonra hizmetkarlar ve davetliler yağma ederler. Bu meşru bir harekettir. Bin sene de geçse bu gibi adetlerin kalıntıları milletlerde tamamıyla yok olmaz. Sultan Aziz`in servetini nasıl yağmaladıklarını anlattım kitabımda. Daha sonraki darbelerde de, bu darbe ile alakası olanların çok zenginleştiklerini görürsünüz. 

1876 darbesi, yapanların yanına kar kalmadı. Ya sonrakiler? Onlar hep karlı mı çıktı? 

Abdülaziz`in hallinden 5 sene sonra kurulan mahkeme, hükümdarın tahttan indirilmesini mahkeme etmedi. Öldürülmesini mahkeme etti sadece. İkinci Abdülhamit cesaret edip şümullendiremedi işi. Çünkü abisi veliaht da vardı bu işin içinde. Abdülmecit`in kadınefendisi, Şevk-Efza Valide Sultan vardı. Örfi idare mahkemesinin bakması gerekirdi böyle bir hadiseye. Bildiğimiz ağır ceza mahkemesi baktı. Olaya katılanları cezalandırdı, evet. Cumhuriyet devrinde darbe yapanlar, maalesef cezasız kaldı. Bir kişi ceza alsaydı arkası gelmezdi. 

Hrant Dink`i öldüren pespaye bir zihniyet 

Hocam bu ulusalcıları kim besliyor? 

Derin devlet besliyor. Derin devlet aşırı milliyetçiliği besler. Komünisti besler, hırlıyı besler, hırsızı besler. Bütün dünya devletleri böyledir. 

Yani bugün bayrağa, Kur`an`a, tabancaya el basıp yemin ettirenleri asker mi besliyor? 

Hayır. Asker besliyor demedim. Derin devlet askerden ibaret değildir. O, Süleyman Bey`in tabiriydi. Askerin muvafakati olmadan hareket etmeyen kurumlar da var derin devlette. 

O halde derin devlet, asker artı nedir? 

MİT`tir, belki TÜSİAD`dır. TÜSİAD`ın beraber hareket ettiği Birleşik Amerika`dır. Yani bunların toplamı olan bir varlıktır derin devlet. Ulusalcılar derin devletin zaman zaman ortaya çıkardığı gruplar. Bir anda yok olur bunlar. 

Hrant Dink`i öldüren bu zihniyet mi? 

Hrant Dink`i öldüren, daha pespaye bir zihniyet. Ulusalcıların bu kadar da akılsız olduklarını zannetmem. Belki ulusalcıların döküntüleridir bunlar. Hrant Dink hadisesinin arkasında Türkiye`ye zarar vermek isteyenler var. Tabii onlar görünmezler. Silahı çeken, taşeronun taşeronunun taşeronudur. Bilmez silahı kimin iradesi ile çektiğini. 

2007-02-25  Zaman 

Reklamlar
Özel Dosya Gündemler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: