28 Şubat Mevsimi Başladı

Ahmet HAKAN 

İddialı tez: AKP’nin anası 28 Şubat’tır. HADİ açık konuşalım: 

Eğer 28 Şubat olmasaydı… 

Ne AKP iktidar, ne de Erdoğan başbakan olabilirdi. 

Çünkü… 

Olağan koşullarda Erbakan`a bayrak açmaları mümkün olmayan isimler, ancak 28 Şubat`ın doğurduğu atmosfer sayesinde bunu gerçekleştirebildiler. 

28 Şubat`ın hemen ardından Abdullah Gül`içeriden`, Tayyip Erdoğan`dışarıdan` olayı zorlamaya başladı. 

Tezleri şuydu: 

`Erbakan`la bu iş olmuyor. Ne direniyor, ne geri çekiliyor. Ayrıca görüyorsunuz: Onun siyaset tarzına Türkiye`de geçit verilmiyor. Erbakan`ın siyaset tarzı bitmiştir. Yeni bir hareket başlatmalıyız.` 

Eğer 28 Şubat olmasaydı… 

Ne Erdoğan ve arkadaşları böyle bir hareketi başlatmaya cesaret edebilirlerdi, ne de başlattıkları hareket bu derece ilgi görebilirdi. 

28 Şubat sayesindedir ki, en azılı `Milli Görüşçüler` bile Erdoğan ve arkadaşlarını `Davayı satmakla` suçlayamadılar. 

Hatta bırakın `davayı satma` suçlamasını, pek çoğu `Doğru söylüyorlar` bile dedi. 

* * * 

Çünkü… 

Erbakan, 28 Şubat`ta hiç de iyi bir sınav verememişti. 

Bir yandan Milli Güvenlik Kurulu kararlarına imzayı basmış, bir yandan da alttan alta şikayete devam etmişti… 

Bir yandan Taksim`e cami önerisi, Başbakanlıkta iftar gibi `dindar kitle`ye hiçbir yarar sağlamayacak gerginlik arttırıcı adımlar atmış, bir yandan da 28 Şubat kararlarına imza koymuştu. 

Bir yandan 28 Şubat`ı gerçekleştirmek isteyenlere nefis paslar vermiş, bir yandan da bu pasların gole çevrilmesi karşısında etkisiz kalmayı tercih etmişti… 

`Kitle` işte bunu fark etti… 

Bu nedenle Erbakan`dan destek çekildi… 

Bu nedenle Erdoğan`a büyük yöneliş başladı… 

* * * 

Ama işin en hazin tarafı şudur: 

`28 Şubat`ın mimarları` böyle bir gelişmeyi öngörememişlerdi. 

Tamam, Erbakan`dan kurtulmuşlardı ama karşılarına bu kez `çok daha zorlu bir hareket` çıkmıştı… 

Bu yeni hareket, Erbakan gibi `Kolay malzeme` vermiyordu. 

Bu yeni hareket, Erbakan gibi `Sistem dışı` kalmak yerine, sistemin içinden konuşmaya özen gösteriyordu. 

Bu yeni hareket, en azından `Gizli bir ajanda`ya sahip olmadığı konusunda herkesi ikna etmek için çaba gösteriyordu. 

Şimdi bakıyoruz, 28 Şubat`ın bazı mimarları, `Erbakan daha iyiydi, daha milliydi… Bunlar Erbakan`dan daha tehlikeli` demeye başladılar. 

Onlara sadece şunu söylemek isterim: 

Ne şikayet ediyorsunuz? Ürün biraz da sizin ürününüzdür! 

 

 

Demirel, başsavcılığa beni özellikle seçtiEski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, baş aktörlerinden olduğu 28 Şubat sürecine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Savaş, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`in kendisini `süreci öngörerek bilinçli bir şekilde başsavcı atadığını` söyledi. 

Vural Savaş, Refah Partisi davasıyla darbeyi önlediğini iddia etti. 

O dönemde Yargıtay`da seçilen adaylar arasında ikinci sırada olmasına rağmen Demirel`in kendisini tercih ettiğini hatırlatan Savaş, şöyle konuştu: `Demirel`in beni özellikle seçtiğini bilmiyordum, kendisi açıklamış. O günlerde şikayete gelenlere, `Hiç merak etmeyin, bundan sonra bu işler hukuk yoluyla hallolur. Öyle bir başsavcı seçtim ki bu sıkıntıları hukuk yoluyla aşmayı başarır bu adam.` demiş. Bunu öğrendikten sonra seçimimin tesadüfi olmadığını, Demirel`in beni bilinçli olarak atadığını anladım.` Savaş, Demirel`in Genelkurmay`a brifing almaya gittiği 17 Ocak 1997 günü kendisinin de başsavcılık görevine başladığını hatırlatıyor. Demirel geçen hafta Aksiyon Dergisi`ne verdiği röportajda, 28 Şubat sürecinin Genelkurmay`ı ziyaretiyle başladığını ifade etmişti. Vural Savaş, başsavcı seçildikten sonra iktidardaki koalisyon ortağı Refah Partisi`ne (RP) kapatma davası açtığını, bunun da askeri müdahaleyi önlediğini savunuyor. Savaş`a göre, Amerika bir darbe için düğmeye basmış, kendi güdümündeki medya, işadamları, sivil toplum kuruluşları, ordu içinde azınlıkta olan unsurlar ve bazı tarikatların desteğiyle askeri müdahalenin zeminini hazırlamaya başlamıştı. Savaş, kendisinin askerin etkisi altında hareket etmediğini, aksine darbe yanlısı askerlerin elindeki kozları aldığını iddia ediyor: `Darbe yapmak isteyen askerlerin en çok benden rahatsızlık duymaları lazım, `Tam darbenin şartları oluşuyordu, adam RP`ye kapatma davası açtı bizim müdahale yapmamızı engelledi.` diye düşünmüşlerdir. Hukukun işlememesini, rejimin tıkanmasını isteyenler ne partilere kapatma davası açan savcıdan hoşlanır, ne de kapatma kararı verip rejimi işleten Anayasa Mahkemesi`ni ister.` 

Murat Aydın, Ankara 

2007-02-26 03:05:05 Zaman 

 

 

Medya ve kamuoyu operasyonları 

28 Şubat toplantısından sonra, yargı mensuplarına, medyaya, iş dünyasına Genelkurmay karargâhında peş peşe brifingler verildi. Yalnızca medya değil, iş dünyası da Genelkurmay’ı dikkate alarak açıklamalar yapmaya başladı. Gerçeklerden kopan Erbakan’a göreyse gerçek gündemde ‘denk bütçe’ vardı  

26/02/2007 Radika Gazetesi 

MURAT YETKİN 

Belki Erbakan tam olarak bilmiyor, belki bilmek istemiyordu. Ama 28 Şubat MGK toplantısında askerlerin nasıl bir hazırlık içinde olduğu günler öncesinden biliniyordu. NTV’nin savunma muhabiri Uğur Şevkat, daha toplantı yeni başlamışken askerlerin içeride yapacağı sunuma ilişkin notlarla çıkageldi. MGK toplantısı sürerken, Uğur elinde notları, Çankaya Köşkü 1 numaralı kapısı önünden yaptığımız canlı yayınlarda içeride askerlerin ‘muhtemelen’ ne dediğini anlatıyordu. Gerçeküstü günlerdi. 

Genelkurmay Basın Sözcüsü Kurmay Albay Hüsnü Dağ, o günlerde bir fabrika gibi çalışıyor, hükümetin ‘irticai faaliyete’ nasıl göz yumduğuna dair bilgileri ve ülkenin bu uçurum kenarından nasıl kurtulması gerektiğine ilişkin görüşleri, onları en iyi değerlendireceğine inandığı gazetecilere servis yapıyordu. 

Demirel darbe ihtimalini ciddiye aldı 

Albay Dağ, 28 Şubat sürecinin kamuoyu yönlendirme operasyonlarındaki görünür son halka, son kademeydi. Cumhurbaşkanı Demirel, Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın kendisine gelip rahatsızlığını bildirmesiyle askeri darbe ihtimalini ciddiye alıp, bunu önleyerek gerilime son vermek için orkestra şefliğine soyunmamış olsaydı, 28 Şubat olmayacaktı. 

Bambaşka bir tarihi konuşuyor olabilirdik. O başka tarihin aktörleri de başta olacaktı. Örneğin Ankara koridorlarında böyle bir harekâtın, askeri müdahalenin planlama aşamasında etkin görev alan isimlerin başında Orgeneral Doğu Aktulga sayılıyordu. Planlama Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı tarafından yürütülüyordu. İstanbul’da, Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu komutasındaki Birinci Ordu önemli işleve sahip olacaktı. Ama Demirel’in ipleri eline almasıyla harekâtın yükü yönetime el koyacak askeri birliklerden, Genelkurmay karargâhına geçti. Kamuoyu 28 Şubat sürecinin sahibi olarak, görev gereği vitrine çıkan bu isimleri tanıdı. 

İşte Kurmay Albay Hüsnü Dağ’ın beşinci halka olduğu kadro, bu kadroydu. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral Çetin Saner, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Erdal Şener ve Basın ve Halkla ilişkiler Daire Başkanı Albay Hüsnü Dağ, 28 Şubatın vitrini oldular. İstihbarat Daire Başkanı Tümgeneral Fevzi Türkeri, kamuoyu operasyonlarının planlanmasında kilit rol oynadı. 

28 Şubat toplantısı ardından peşi sıra, yargı mensuplarına, medyaya, iş dünyasına Genelkurmay karargâhında verilen ‘brifinglerin’ metinleri İstihbarat Dairesi’nde, denizcilerin ağırlıkta olduğu bir yazım ekibi tarafından hazırlandı, Genel Sekreterliğin koordinasyonuyla Adli Müşavirlik’te kontrolden geçtikten sonra Karadayı’nın onayına sunuldu. Mekanizma böyle işliyordu. DYP’li Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan ve müsteşarı Korgeneral Tuncer Kılınç da, 28 Şubatın etkili aktörlerindendi. 

Genelkurmay medyadan yararlandı 

Genelkurmay medyanın haber atlatma yarışını iyi saptadı ve bundan iyi yararlandı. Haber yarışı içindeki gazete ve televizyonlar, duydukları her yeni bilgi kırıntısını, askeri kaynaklara dayanan önemli gelişme olarak duyurma yarışına girdi. Bu durum, Genelkurmay karargâhına medya üzerinde bir psikolojik üstünlük sağladı. Akreditasyon uygulamasından, hoşa gitmeyen yazılar kaleme alan yazarlar üzerinde baskıya kadar pek çok uygulamaya şahit olundu. 

Yalnızca medya değil, iş dünyası da Genelkurmay’ı dikkate alarak açıklamalar yapmaya başladı. Bunda, ABD ve AB’nin Erbakan hükümetinin hem dış (İran, Irak, Suriye, Libya), hem de iç (İslami yaşama tarzı ve kuralların öne çıkmaya başlaması gibi) uygulamaları nedeniyle duydukları tepki de rol oynuyordu. 

Erbakan Hoca durumu kabullenmek istemiyor, inkâr çizgisini yeterince sürdürürse bu dalganın da üzerinden aşıp geçeceğine inanıyordu. Kendisine düşman gördüğü medyayı gezilerinde ve basın toplantılarına çağırmamaya başlamıştı; onların adı ‘bir kısım medya’ olmuştu. 

Nadiren davet edildiğim basın toplantılarından biriydi o bahar akşamı Başbakanlık Konutu’nda düzenlenen yemekli toplantı. Bir süre hükümet yanlısı meslektaşlarımın Hoca’yı memnun eden sorularına uzun yanıtları dinledikten sonra şu kısa soruyu sordum: ‘Susurluk’un açığa çıkmasını isteyen eylemleri ‘fasa fiso’ olarak tanımlıyorsunuz. 28 Şubat sonrası gelişmelere önem vermiyorsunuz. Dış ilişkilerde ciddi sorunlar yaşanıyor. Bunlar size göre Türkiye’nin gündemi değil, ‘suni gündem’. Peki sizce Türkiye’nin gündeminde ne var?’ 

Erbakan’ın yanıtı, gerçeklerden ne kadar koptuğunu gösteriyordu. Hoca’ya göre Türkiye’nin gerçek gündeminde tek madde vardı, o da ‘denk bütçe’ idi. 

Bu gidişin iyi olmadığını kabinede yer alan Abdullah Gül, Abdüllatif Şener gibi genç kuşaktan RP’li siyasetçiler görüyor, ama bir çıkış yolu göremiyorlardı. 

Nasıl başlarsa, öyle gider 

Aslında hükümette geçirdikleri ilk iki ay içinde Gül ve arkadaşlarının tanık oldukları, daha sonraki dokuz küsur ayın nasıl geçebileceğine ilişkin yeterli işaret vermişti. 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, daha 23 Temmuz’da koalisyon ortaklarına karargâhında verdiği ilk güvenlik brifinginde ‘aşırı dinci faaliyetler ve irticanın’ Türkiye’nin önde gelen tehdidi olduğunu Erbakan ve Çiller’in yüzüne söyletmişti. Erbakan’ın gelir gelmez ilk ziyaretini yapacağını açıkladığı İran ise Türkiye’nin hem rejimini, hem güvenliğini tehdit ediyordu. İran, Karadayı için özel önem taşıyan bir konuydu. Karadayı’nın, 1979 İran İslam Devrimi sırasında Türkiye’ye kaçan İranlı subaylardan öğrendiği ve unutmadığı bir ders vardı: Dinci siyaset hafife alınmamalı, ona kapı açılmamalıydı; bir daha kapanmayabilirdi. 

Erbakan’ın İran ziyaretinin başlayacağı 10 Ağustos öncesindeki hafta, İsrail’le anlaşma dahil bir dizi köşeli gelişmeye sahne oldu. 

Yüksek Askeri Şûra toplandı ve bir yandan 29 subay ve astsubayın ‘irticai faaliyet’ nedeniyle ordudan atılmasını Erbakan’a imzalatırken, diğer yandan 28 Şubat sürecini yürütecek üst komuta kadrosunu oluşturuyordu: Genelkurmay Başkanı Karadayı, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Köksal, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman. 

Erbakan’dan subaylara Rolex 

Başbakan Erbakan, YAŞ nedeniyle verilen davette o kadar yalnız bırakılmış ve rahatsız olmuştu ki, bir an önce daveti terk etmekle yetinmedi. Askerleri Başbakanlık Konutu’nda yemeğe davet etti ve belki de kendince gönüllerini çelmek amacıyla yemekte hediye etmek üzere Rolex marka birer saat hazırlattı. Askerler hediyelere şaşırsalar da pek etkilenmediler. Hatta Oramiral Erkaya, Erbakan’ın sofrasındaki içki yasağını, garsondan rakı isteyerek deldi. RP’li bakanlar bir kez daha yutkundular. 

· YARIN: İran ve Libya krizleri 

 

28 Şubat hâlâ sürüyor  

Sakarya Başörtüsü Platformu gerçekleştirdiği 76. başörtüsü eyleminde; 28 Şubat sürecinin başörtüsü yasağı, 8 yıllık kesintisiz eğitim, katsayı adaletsizliği, F Tipi Cezaevi uygulamaları gibi yanlışları yaşattığı hatırlatıldı.  

Açıklamada ayrıca resmî ideoloji ve askerî vesayetin eğitim üzerindeki etkisini eleştirdiği için İLKAV’a açılan kapatma dâvâsının, 28 Şubat sürecinde hak ve taleplere karşı gösterilen baskı ve yıldırma politikalarının bir devamı olarak nitelendirildi.  

Yeni Asya / İSTANBUL  

26.02.2007 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu `tehlikeli` adamı tanıyor musunuz?Fikri AKYÜZ  

İki gün sonra 28 Şubat.. Onuncu sene-i devriyesini müdrik olduğumuz şu günlerde bir 28 Şubat yazısı yazmak farz… 

İki gün sonra 28 Şubat.. Onuncu `sene-i devriyesini müdrik olduğumuz` şu günlerde bir 28 Şubat yazısı yazmak `farz` oldu. 

(Şimdi bu `farz` sözcüğünü açıklamak da farz oldu. Bu köşe `blog` köşesi olmayıp bir `kamusal alan` olduğu için bu sözcüğe kamusal alanda yer vermek laikliğe aykırı mıdır, bilmiyorum. Bilmediğim için de çok korkuyorum!) 

Evet bu 28 Şubat nedense aklıma hep 23 Şubat`ı getirir. 23 Şubat olduğunda da aklıma hep, 1948 yılının 23 Şubatı`nda ölen Hüseyin Avni Ulaş gelir. 

`Avanak Avni`nin komik maceralarını hatmeden bir neslin, Hüseyin Avni`nin trajik macerasını bilmemesi dramatik bir tablodan başka bir şey değildir. 

Hayır kendisi Erzurum milletvekilliği yaptığı ve ben de Erzurumlu olduğum için kendisini övüyor değilim. 

Öyle olsaydı, 28 Şubat`ın `ruhsatname mercii` olan 27 Mayıs`ın `mimarı` konumunda olan Cemal Gürsel`i de sırf Erzurumlu olduğu için övüyor olurdum. 

Mehmet Altan yıllardır haysiyetli bir aydın tavrı göstererek her yıl şubat ayında Hüseyin Avni`yi yazar.. 

Neden `haysiyet` sıfatını ekledim; çünkü Hüseyin Avni bazılarına göre `vatan haini` olarak tesmiye edilir ve böyle `adlandırıldığı` için bu demokrat düşünürün adını anmak cesaretli ve haysiyetli duruş ister. 

Oysa Hüseyin Avni ne vatan hainidir ne de cumhuriyet düşmanı… 

`Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyete istinad etmeyen bir cumhuriyet iğfalkardır..` demek cumhuriyet düşmanlığı mıdır? 

Üstelik Hüseyin Avni saltanata karşıydı ve saltanata saltanat devam ederken de karşıydı. 

Meclis`in üzerinde herhangi bir irade ve makam da tanımıyordu. Ona göre yasama, yürütme ve yargı gücüne sahip olan Birinci Meclis`in `gücünün sınırı` yoktu. 

Yani, hazırladığı reklam filmi ile `Tehlikenin farkında mısınız?` diyen Cumhuriyet gazetesi gibi, Cumhuriyet kurulduktan sonra bu fikri dillendirmiş değildi. 

O kadar ki Birinci Meclis`te bu düşüncelerini seslendirdiği için `Cumhuriyet düşmanı..` diye ithamda bulunanlar, Birinci Meclis`in Cumhuriyet Meclisi olduğunu zannedecek kadar cehalet numunesi sergileyebilmektedir. 

Eh, Türklerin tarihini 1923`te başlatırsanız, TBMM kurulduktan itibaren üç buçuk yıl boyunca Osmanlı Devleti`nin devam ettiğini de `görmemiş` olursunuz. 

(Gerçi `tehlike farkedici` Cumhuriyet gazetesi yine aynı reklam filminde `1881-2007.. Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor..` demek suretiyle Türklerin tarihini 42 yıl geriye çekmiş bulunuyor!) 

Evet Hüseyin Avni Ulaş`a, Mahir Çayan ve arkadaşlarına gönderme yapan `Mahir, Hüseyin, Ulaş.. Kurtuluşa kadar savaş` nidası kadar bir önem ve değer atfetmeyenlerin, 87 yıl sonra Prof. Attila Yayla`yı linç etmeleri de bir tesadüf değildir. 

Ne Atatürk`ün şahsına ne de Cumhuriyet fikrine karşı olan Atilla Yayla`nın derslerine geri dönmesi, hicran yarasından sadır bir kabuğu örtecek midir? 

Beyni cıvımış, beyninin kabı ise kabuklaşmış olanların birilerini insafsız önyargıyla yargısız infaza tabi tutuşuna şu anekdot cevap verecektir: 

Hakim, Hüseyin Avni Ulaş`a hitaben `Tamam serbestsin, beraat kararı verdik..` der. Hüseyin Avni, şaşkınlığını gizlemeden şöyle karşılık verir: 

`Allah Allah, sizin bu mahkemeleriniz pek çok namuslu insanı idama yolladı. Düşünüyorum, acaba namusluluğumda bir zayıflık mı gördünüz de beraat kararı verdiniz`! 

Neticede Hüseyin Avni gibi bir hürriyetperverin demokrasi mücadelesini ve 50`li yılların Akis dergisi ile 60`lı yılların Yön dergisinin diktacı tutumunu analiz etmeden `Cumhuriyetimize sahip çıkabilmemiz` mümkün değildir. 

1000 yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat`ı anlamamız ise hiç mümkün değildir. 

Tabii pesimist değil optimist olmakta da fayda var; o nedenle, 28 Şubat`ın 29 Şubat`a denk gelmemesine ziyadesiyle sevinmeliyiz. 

Çünkü 29 Şubat dört yılda bir `gündeme geldiği için` bu hesaba göre 28 Şubat, 4000 yıl sürecekti! 

2007-02-26 03:10:05 Yeni Şafak 

 

 

 

 

 

 

 

Asker artık 28 Şubat yapamaz 

 

Millî Güvenlik Kurulunda (MGK) 30 yıl danışmanlık yapan Mustafa Ağaoğlu, askerin artık 28 Şubat yapamayacağını belirterek, “Çünkü 28 Şubat MGK vasıtasıyla olmuştu. Şimdi MGK’yı çalıştıramazsınız, etkisiz hale getirildi” dedi.  

1975-2005 yılları arasında MGK’da danışmanlık yapan, 28 Şubat kararlarının uygulanması için oluşturulan Başbakanlık Takip ve Koordinasyon Kurulunda yer alan, “Kırmızı Kitap” da denilen Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nin mimarı Mustafa Ağaoğlu’nun Yeni Aktüel dergisinde geçen hafta ilk bölümü yayınlanan röportajının ikinci bölümü, derginin 22-28 Şubat 2007 tarihli sayısında yayınlandı.  

Ağaoğlu, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün halk önünde konuşmadığını, ama MGK’da çok açık şekilde görüşlerini hükümete söylediğini ifade ederek, bu yaklaşımının yanlış olmadığını söyledi. Ağaoğlu, “Ama herkes ‘Türkiye’de bir siyasal İslâm tehlikesi var’ derken Silahlı Kuvvetler’den ses çıkmazsa, kim ne derse desin halk bir tehlike olduğuna inanmaz. MGK’da bir Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı vardı, 2003’te onu kaldırdılar. Bunu kaldırmanın bir boşluk doğuracağını söyledim. Nitekim de doğdu ve o boşluğu Genelkurmay Başkanının kendisi doldurmak zorunda kalıyor” diye konuştu.  

Askerin artık 28 Şubat yapamayacağını belirten Ağaoğlu, şunları kaydetti:  

“Çünkü 28 Şubat MGK vasıtasıyla olmuştu. Şimdi MGK’yı çalıştıramazsınız, etkisiz hale getirildi. 2003 Ağustos’tan bu yana çok önemli konularda MGK’da hiç bir karar alınmadı. Geriye, 2007 seçimlerinde halkın sağduyusunun galip gelmesi ve iktidarı bunlardan alması kalıyor. Hükümet ellerinden giderse Çankaya’daki adamlarıyla da mücadele edilebilir. Ama ikisi de onlarda kalırsa…”  

“28 Şubat demokratik değildi” denildiğini ifade eden Ağaoğlu, MGK’nın tedbirleri tesbit ettiğini hükümetin de uyguladığını savundu. Ağaoğlu, bırakın askerin zorlamasını, Erbakan’ın kendisinin “Getirin hemen imza edeyim” dediğini anlattı. Ağaoğlu, “28 Şubat aslında somut darbeyi önledi. 28 Şubat başarısız olsaydı, hem askerî darbe, hem irtica açısından bugün kimse demokrasiyi yerinde bulabilecek miydi acaba! Yine de her şey demokrasi içinde çözülmeli” dedi.  

“ATATÜRK LOCALARI KAPATMADI,  

ÇEKİLMELERİNİ İSTEDİ”  

Mustafa Ağaoğlu, mason olduğunu gizlemeden MGK’da görev yapmasının rahatsızlık doğurmadığına dikkat çekerek, “1985’te MGK’da görevliyken, fikirlerini benimsediğim için masonluğa geçtim ve hiç sorun olmadı. Zaten, yarın biri çıkar ‘Sen masonluğunu niye gizledin’ der diye özellikle gizlemedim. Mason olmakla gurur duyuyorum. Niye gizleyeyim? MGK’da görevliyken beyanat vermediğim için kamuoyu bilmezdi, ama asker, sivil çevrem hep bilirdi” diye konuştu.  

27 Mayıs ihtilâlinde Türk masonlarının başkanının, dönemin Başbakan Müsteşar Yardımcısı Ahmet Salih Korur olduğunu, Meclis’te bakan ve vekiller arasında da masonlar bulunduğunu belirten Ağaoğlu, “Hepsi Yassıada’ya gitti, araştırıldı, Adalet Divanı’nda yargılandı. Ama hiçbirine masonluk konusunda bir ithamda dahi bulunamadılar. İhtilâl mahkemesinde temize çıkmışlar, daha ne!” şeklinde konuştu.  

Mustafa Ağaoğlu, 1935’te çıkan Dernekler Kanununun spor kulüpleri, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışında bütün derneklerin kapatılmasını öngördüğünü hatırlatarak, “O zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya bir masondu. Bu kanun daha çıkmadan, mason derneklerine, ‘Biz kapatmayalım, siz bırakın’ dendi. Yani Atatürk locaları kapatmadı, kendi iradeleriyle çekilmelerini istedi. Öteki dernekler kanunla kapandı. Localar 1948’lerde tekrar kuruldu” bilgisini verdi.  

“Atatürk de Selanik’te bir locayla irtibatlıydı”  

Devletin üst düzey kurumlarında mason olduğunu gizleyen çok isim olduğunu belirten Ağaoğlu, bakan olanların, siyasete atılanların önce locaya gelip masonluktan istifa ettiklerini anlattı. 1965’ten sonra mason locası üyeliğiyle siyaseti bir arada götüren olmadığını kaydeden Mustafa Ağaoğlu şunları söyledi:  

“Ta Atatark’ün zamanından beri herkes bilirdi kimin mason olduğunu. Atatarük’ün Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya başta olmak üzere Atatark’ün çevresinde bir çok üst düzey mason vardı. Atatarük’ün de gençliğinde Selanik’te Rizorta adlı mason locasıyla irtibatı olduğu söyleniyorduysa da, kendisini bir locaya bağlamayacak kadar büyük ve herkesin tepesinde bir insandı.”  

Yeni Asya / İSTANBUL  

26.02.2007 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Darbeyi önledim  

 

28 Şubat’ın önemli aktörlerinden Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş 

Vural Savaş ‘Yaptığım işle iftihar ediyorum. 28 Şubat döneminde Demirel Cumhurbaşkanı, Karadayı Genelkurmay Başkanı ve ben başsavcı olmasaydım rejime müdahale kaçınılmazdı’ diyor 

Çarşamba günü post-modern darbe olarak nitelenen 28 Şubat’ın 10. sene-i devriyesi. O dönemin en etkin aktörlerinden biri de kuşkusuz Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş. Savaş, iktidardaki Refah Partisi’ni ve sonrasında kurulan Fazilet Partisi’ni kapatma davası açmış, Anayasa Mahkemesi de kapatılmalarına karar vermişti. Böylece hukuk adamlarının pek tanınmadığı Türkiye’de ‘Sizi buraya tıktıran irade böyle istiyor’ diyen Yassıada savcısı Altay Ömer Egesel’den sonra bir savcı daha çok ünlü oluyordu. Oysa o ‘Ben vazifemi yaptım’ diyor. Kendisiyle 28 Şubat’ı, bugünden geriye baktığında ne gördüğünü konuşmak için Ankara’ya, evine gittiğimde karşımda iki ayrı Vural Savaş buldum. Biri ekranlardan tanıdığım kişiydi. Söyleye geldiklerini söylüyordu. Diğeri bambaşka biri. Nezaketliydi, eliyle çay ikram etti, Klasik Türk müziğine düşkünlüğünü, ünlü mevlithan Kani Karaca’ya hayranlığını anlattı. Yöneltilen eleştiriler için de Ziya Paşa’dan ‘alıntı’ yaptı: ‘Meydana çıkan kurtulamaz senk-i kazadan…’ 

TEBESSÜMLE BAKIYORUM  

· Siz 28 Şubat’ın en önemli aktörlerinden biri olarak emekli oldunuz ve biz bin yıl süreceği söylenen 28 Şubat’ın 10. yılını idrak ediyoruz. Bugün nasıl bakıyorsunuz o döneme ve o dönemdeki size? 

– Görevini yapmış bir insan olarak bakıyorum. İşin iç yüzünü bildiğim için 28 Şubat hakkındaki yorumların çoğunu tebessümle karşılıyorum.  

· Neden? 

– Hep şuna inandım. Yargı doğru dürüst işleseydi, kurumlar üzerine düşeni yapsaydı önceki darbeler de olmazdı. Başına en çok müdahale gelenlerden biri bana ‘O müdahaleler olduğunda sizin gibi bir başsavcı olsaydı Türkiye’nin varlığı müdahalesiz devam ederdi’ demiştir. 

İŞİMLE MÜFTEHİRİM  

· Demirel demiştir. İki parti kapatan savcı olmanın, böyle anılma-nın sizdeki hissi karşılığı nedir? 

– Ben başsavcı seçilinceye kadar askerlerin hiç birini tanımazdım. RP’yi kapatma davası açıldıktan sonra en önemli kişilerle gelmiş geçmiş olayları değerlendirme fırsatı buldum ve yaptığım işle daha çok iftihar ettim. Şu kanaate vardım: Eğer o devirde Demirel gibi bir Cumhurbaşkanı, İsmail Hakkı Karadayı gibi bir Genelkurmay Başkanı ve övünmek için söylemiyorum ama benim gibi bir başsavcı olmasaydı rejime müdahale kaçınılmazdı.  

· 28 Şubat’ta olan neydi peki? 

– 28 Şubat kimine göre askeri darbe, kimine göre postmodern darbe. Bana göre ise sivil kuvvetlerin zaferi. Tanklar falan yürümüştür ama hukuk işlediği için o tip bir şey olmamıştır. Genelkurmay da bu işin sivil kuvvetlerle yapılmasından son derece memnun olmuştur. 

VAZİFE ÇIKARMIŞ DEĞİLİM  

· Fiili darbe olmadı ama iktidar değişikliği oldu sonuçta. O dönem sizin de atmosfere bakıp durumdan vazife çıkardığınızı söyleyenler var? 

– Rica ederim, bunca delil ortadayken savcının dava açması durumdan vazife çıkarmak değil, vazifenin yerine getirilmesidir. Bu vazife zaten bana verilmiş. Ben mutlak delilleri kullandım. Askerlerin gözüne girmek bana ne kazandıracak? Geleceğim yere gelmişim. Emekliliğime az kalmış, niye milyonlarca insanı kendime düşman edeyim?  

· Yani? 

– Bakın, mevcut iktidarı oluşturan partinin tüm insanları söylem değiştirdi. ‘Laiklikle Müslümanlık bağdaşmaz’ diyorlardı, bağdaşıyormuş. Çok şükür onlara Müslümanlığı, demokrasiyi öğrettim ben. (gülüyor)  

· Askerin yargıya brifing vermesi de eleştiri konusu ve brifing alanlardan biri de sizsiniz? 

Şimdi efendim, ben 22 Mayıs’ta dava açtım. Yargıya brifing 10 Haziran’da verilmiştir. Bu bir delildir. İkinci delilim de Demirel’in beni başsavcı seçerken bilinçli olmasıdır. Türkeş’ten Çiller’e kadar bütün siyasi partilerin ileri gelenleri Demirel’den beni seçmesini istemişler. Hiçbirini tanımıyordum, kulis yapmadım. Sonradan öğrendim ki o dönem gazeteciler olup biteni anlatınca Demirel ‘Merak etmeyin. Yargıtay’a öyle bir başsavcı atadım ki ateş, ateş’ demiş. (gülüyor) Diğer delil de Demirel’in Erbakan’a yazdığı mektup. MGK kararlarında ne varsa 24 gün önce yazılan bu mektupta var.  

· Kuvvet komutanlarının MGK’dan bir ay önce Gölcük’te toplandığı ve tavsiye kararlarının orada hazırlandığı yönünde tersine bir tez de var ama. 

– Ben o toplantının tarihini bilmiyorum. Tekrar ediyorum. 4 Şubat 1997 tarihli mektupta ne varsa 28 Şubat kararlarında vardır. 

VAMPİRLER DEDİM ÇÜNKÜ  

· FP’yi kapatma iddianamesinde parti yetkilileri için ‘vampirler, habis ur’ gibi hukuk dışı tanımlamalar kullandınız. Eleştirildiniz de. Bunlar size rahatsızlık vermiyor mu? 

– Efendim benim RP’yi kapatma iddianamemde bunlar yoktur. FP’de vardır. Türbanı istismar ediyor, bizi adeta dava açmaya zorluyorlardı. İddianamemde yaptıklarını uzun uzun anlattım ve ‘kandan başka bir şeyle beslenemeyen vampirler gibiler’ dedim.  

· Hakaret içeren tanımlar bunlar. Bir hukuk adamının böyle tanımlar kullanması hukuka ne kadar uygundur? Bulunduğu konum ona hakaret etme hakkı verir mi? 

– Bir savcı bir cinayeti ‘hunharca bir cinayet’ olarak da nitelendirebilir. O.ya, o. diyemezsiniz ama dava fuhuş yapmaktansa dersiniz. Ben yaptığım her işin arkasındayım. Niye rahatsızlık duyayım? Adam gibi politika yapsalar da biz de gereğini yapmak zorunda kalmasak. Nedir Allah aşkına? 

BEN KİMSEYE KIZMAM  

· Bu soruları soruyorum diye kızıyor musunuz bana? 

– Ben hiçbir şeye kızmam. Ziya Paşa’nın meşhur lafı var ‘Meydana çıkan kurtulamaz senk-i kazadan’ diye. Bana çatmaya alışkanlık edinmiş gazeteler uzun süre çatmazsa eşime ‘Çaptan düştük galiba’ diyorum. (gülüyor)  

· O dönemde size yönelen yoğun ilgiyi özlediğiniz oluyor mu? 

– Valla ilgi azalmış değil. Hatta gördüğünüz gibi artmış durumda. (Konuşma esnasında telefonu 3-4 kez çaldı, basın mensupları aradı) 

BANA İLGİ HİÇ AZALMADI  

· Ama şimdi 28 Şubat’ın sene-i devriyesi, siz de çok önemli bir aktörüsünüz. Aranacaksınız haliyle. 

– Hep böyle. Ben haftada üç dört konferansa gidiyorum, yurt dışına çağrılıyorum. Üstelik 301, milliyetçilik gibi konular için. 28 Şubat’la ilgili taleplerin çoğunu da geri çeviriyorum.  

· Konuşmalarınızda ‘ben’le başlayıp ‘ben’le biten çok fazla cümle kurmuyor musunuz? 

– Ben 28 Şubat’ın göbeğindeydim. Kişiliğimize yönelik ithamlar yapılıyor. Mecburen kendimizi anlatıyoruz. Ben sekizinci kitabımı yayına verdim. Niye eleştiriliyorum biliyor musunuz?  

· Biliyorum. Kitap yazmadığınız, derleme yaptığınız için. Vural Savaş’ın kendi fikri yok mu ki başkalarının fikirlerini derliyor, deniyor. 

– (Gülüyor) Buna Ahmet Kekeç de dahil. Benim yazdığım kitapların aksine kimse bir şey dememiştir, diyemez. Ben ‘İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi’yi yazdığımda arkadaşlar ‘Eyvah adı bile kıyamet koparır’ dedi. ‘Korkmayın’ dedim onlara ‘Kitabımı eleştirecek bilgi birikimi yok Türkiye’de’. 

EGOM ŞİŞMİŞ DEĞİL  

· Yine aynı şeyi yapıyorsunuz! İnsanın kendine güvenmesi iyidir de, aşırısı? Egonuz biraz fazla şişmiş olabilir mi? 

– Yok efendim alakası yok. Ben her fikre, her eleştiriye açığım. Kitap için dedim ben onu. Hukukçuluktan gelen bir geleneği kitaplarımda devam ettiriyorum ben. Davalar şu kişi, adam öldürmüştür diye açılmaz. Tanıkların beyanına, sanığın ikrarına, keşif bulgularına, adli tıp raporuna göre ‘bu adam adam öldürmüştür’ denir. Bakın kızım, ben ‘Atatürk’ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP’ diye de kitap yazdım. Hiç bir CHP’li ağzını açıp bir şey söyleyemez çünkü hepsi belgeye dayanır. İşte onun için çok alıntı yapıyorum ki okuyan benim iddiamın ne kadar doğru olduğunu görsün. 

Beni Allah koruyor herhalde<!–[if !supportLineBreakNewLine]–><!–[endif]–> 

· Kendinizde sevmediğiniz hiç bir şey yok mudur Vural Bey? 

– Ailede biraz daha politik olmam istenir. Ben Baykal’ın en sevdiği insanlardan biriyim ama CHP kitabımla adeta köprüleri atıyorum. Pek çok politikacı görüşlerime çok önem vermiştir. Mesut Yılmaz başbakanken kaç defa ‘Aman Vural Bey şu kişilerle toplantım var, bilgi notu gönderin’ demiştir. Ama biz bunların hiçbirini değerlendirmedik.  

· Anlamadım. Cesur davrandım, karşılık beklemedim diyorsunuz ama şikayet tonunda. Bundan hoşnut musunuz, değil misiniz? 

– Valla ben kendimle barışığım. Böyle yaşamak istiyorum. Değerlendirilir, değerlendirilmez. Barajı geçme ihtimali olan partilerden teklif alıyorum ama… İyi kötü bir Vural Savaş ismi yaptık… Milletvekili olmak için… Çocukluğumdan beri inanılmaz bir vatan millet şuuru var bende. Doğruyu söylemekten hiç geri kalmadım. Siyonistlerle, ABD’yle, mafyayla, dincilerle, bölücülerle uğraşıp da korumasız falan Kızılay’a dolmuşla giden insanın hayatta kalması mucizedir, Allah koruyor herhalde.  

· 28 Şubat 2007 sabahı kalkıp aynaya baktığınızda orada gördüğünüz adama ne diyeceksiniz? 

– Her zaman ki gibi ‘günaydın’. 

 

 

 

 

 

 

 

 

TİB Başbakanlıktan aldığı parayla hükümet devirmiş!Milli Güvenlik Kurulu(MGK) Genel Sekreterliği bünyesinde faaliyet gösteren Toplumla İlişkiler Başkanlığı`nın (TİB) 28 Şubat sürecinde dönemin başbakanı Necmettin Erbakan`a karşı psikolojik savaş uyguladığı ortaya çıktı. 

Bütçesi Başbakanlık örtülü ödeneği ve başkanlık tanıtma fonundan karşılanan birimin psikolojik savaşı bazı sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve basın kuruluşları üzerinden bu savaşı yürüttüğü anlaşıldı. Aksiyon dergisinin son sayısındaki haberine göre yıllık bütçesi 3 milyon dolar olan TİB, sadece ülke içinde değil, yurtdışında da `irtica` ile mücadele kampanyasında etkin rol oynadı. Dergiye TİB`in çalışmaları hakkında bilgi veren MGK Hukuk eski Başmüşaviri Mustafa Ağaoğlu, yaşanan olayları şöyle anlattı: `İrtica ile mücadelede psikolojik hareket planlarımız var. Tabii bunun için usul gereği öncelikle başbakandan onay alınır. `Plan hazırlayacağız, müsaade eder misiniz?` denir. O da `Peki` der. Ondan sonra ilgililer genel sekreterliğin, TİB başkanının başkanlığında toplanır. Alınacak tedbirler, bunları uygulayacak bakanlıklar, kurum veya kuruluşlar tespit edilir. Plan haline getirilir, bu plan yeniden başbakana sunulur. `Emirlerinize arz ederiz` deriz `uygundur` deyince de uygulamaya girer.` MGK Genel Sekreterliği`nin koordinasyonunda yürütülen psikolojik savaşın ilgili kurumlar tarafından icra edildiğini ifade eden Ağaoğlu, `Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı`ndan bu kapsamda camilerde vaazlar verdirmesi, kendisine bağlı yurtları ve kuran kurslarını denetlemesi istendi. Milli Eğitim Bakanlığı`na ise ders kitaplarına ilgili bölümlerin eklenmesi dershane, okul ve yurtları denetlemesi görevi verildi` dedi. Psikolojik harekatın diğer önemli unsurlarının sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve dernekler olduğunu anlatan MGK`nın karakutusu Ağaoğlu, tüm bu kapsamlı faaliyetlerin parasının başbakanlık örtülü ödeneği ve başbakanlık tanıtma fonundan geldiğini açıkladı. Yılda yaklaşık 3 milyon dolar olan bu örtülü kaynağın nasıl dağıtıladığına ilişkin soruya ise Ağaoğlu, `Üniversitelerde, bazı sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesinde ne bileyim bazı yayınlarda filan kullanılmıştır` cevabını verdi. 

İstanbul(BUGÜN) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

28 Şubat kararlarını BÇG hazırlamışMilli Güvenlik Kurulu (MGK) Hukuk eski Başmüşaviri Mustafa Ağaoğlu, 28 Şubat kararlarını, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde oluşturulan Batı Çalışma Grubu`nun (BÇG) hazırladığını açıkladı. 

Milli Güvenlik Kurulu(MGK) Hukuk eski Başmüşaviri Mustafa Ağaoğlu, 28 Şubat öncesinde Başbakan Necmettin Erbakan`a karşı psikolojik savaş yürütüldüğünü anlattı. 

Aksiyon Dergisi`ne konuşan Ağaoğlu, 28 Şubat 1997`de yapılan MGK toplantısında imzalanan 18 maddelik paketle ilgili şu bilgiyi verdi: `Paketi hazırlayan bizzat BÇG`nin kendisidir. Komutanlar, kollarının altında BÇG tarafından hazırlanan raporlarla geldiler. Teklif sahibi Genelkurmay Başkanlığı idi. Genel sekreterlik bu konuda herhangi bir altyapı çalışması yapmamıştı.` Ağaoğlu, MGK toplantısından önce Başbakan Necmettin Erbakan`a irtica konusunun masaya yatırılacağı bilgisinin verildiğini de söyledi. 

MGK Genel Sekreterliği bünyesinde faaliyet gösteren Toplumla İlişkiler Başkanlığı(TİB) hakkında da bilgi veren Ağaoğlu, bu birimin BÇG ile organik bir bağı olmadığını savundu. Ağaoğlu`nun anlattığına göre, BÇG, Genelkurmay`ın kendi bünyesinde kurduğu kurmay subaylardan oluşan özel bir yapının adı. Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan korgenerale (Çetin Saner) bağlı olan bu yapı 28 Şubat`a kadarki dönemde önemli brifingler verdi. Raporlar hazırladı. Daha sonra olayı MGK`nın devraldığını anlatan Ağaoğlu, `BÇG`de kendi hiyerarşik düzenleri içinde bu sürece katılmaya devam ettiler; ancak MGK kararlarından sonra olay fiilen bizim (MGK) denetimimize bırakıldı.` diyor. Ağaoğlu, bütçesi Başbakanlık örtülü ödeneği ve Başkanlık Tanıtma Fonu`ndan karşılanan TİB`in Erbakan`a karşı psikolojik savaş uyguladığını da anlattı. Psikolojik harekatın bazı sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve basın kuruluşlarının desteği ile yürütüldüğünü kaydeden Ağaoğlu, bu konuda medyanın oynadığı role dikkat çekiyor: `Psikolojik savaşın en büyük araçlarından biri medyadır. Ona dersiniz ki, `Senden şöyle bir yayın yapmanı istiyorum.` Medya mensuplarını toplarsın, `Devletimizin lehine olacak şunları yazsanız iyi olur` diye anlatırsın. Medya olmadan hiçbir psikolojik harekat planı başarıya ulaşmaz.` 

Aksiyon`un haberine göre, 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar psikolojik savaş Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT) bünyesindeki bir daire başkanlığı tarafından yürütülüyordu. Darbenin ardından bu birimin önemini fark eden 5 kişilik Milli Güvenlik Konseyi birimin yetkileri arttırılan MGK`ya devredilmesini istedi. İlk önce Devlet Planlama Teşkilatı(DPT) içindeki bir katta çalışan birim daha sonra Eskişehir Yolu üzerindeki genel sekreterlik merkezine taşındı. İstanbul, Zaman 

2007-02-26 Zaman

Reklamlar
Özel Dosya Gündemler kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Bir Yanıt to “28 Şubat Mevsimi Başladı”

  1. Hilmi Kavalci Says:

    Bu konuya yeni bir açilim getirmesi açisindan su yaziyi tavsiye ederim :

    http://www.derindusunce.org/2007/04/25/onun-adi-asker-cani-neler-ister/


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: